Mustafa Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Hastane koridorunun o keskin, dezenfektan kokulu sessizliğinde beklerken insan ister istemez kendi iç sesine tosluyor abi. Lazer ameliyatı olup o ağır çerçevelerden kurtulma hayali bir yanda, "Peki ya sonra?" korkusu diğer yanda... Yıllarca gözlük camının arkasından dünyayı izlemiş birinin o cam çekilip alındığında hissettiği o hafifleme, tarif edilir gibi değil vallahi. Ama sonra o sessiz şüphe sızıyor içeriye; acaba bir gün yine o çerçevelere muhtaç kalır mıyım, o eski alışkanlık geri döner mi?
Operasyon bitiyor, korneaya o incecik dokunuş yapılıyor ve dünya bir anda cam gibi netleşiveriyor ya... İşte o ilk anların büyüsü insanı adeta sarhoş ediyor. Fakat zaman geçip de göz kasları yaşla birlikte yorulmaya başlayınca, hafif bir bulanıklık çökebiliyor akşamüstlerine. Hani tam da her şey bitti derken, okuduğun kitabın harfleri hafifçe dans etmeye başlar ya... Bir bakmışsın, o çoktan unuttuğun gözlükçünün kapısının önünde bulmuşsun kendini tekrar.
Bazen dağların o puslu tepelerine bakarken fark ediyorsun; mesafe ne kadar uzaksa, gözün netliği yakalama çabası da o kadar yorucu oluyor. Yıllar önce gözünü çizdiren bir dostum anlatmıştı geçenlerde, akşam trafiğinde tabelaları okurken hafifçe gözlerini kısmaya başladığını... "Gerekirse takarsın dinlendiriciyi, ne olacak ki?" diyor insan kendi kendine ama o çizdirme kararını alırken yaşanan o büyük cesaret anı geliyor akla. Kalp biraz kırılıyor sanki, o özgürlük hissine hafif bir gölge düşüyor...
İnsan gözü değişen bir organ, canlı bir doku sonuçta; zamanın izlerini üzerinde taşımaktan kaçamıyor vallahi. Lazer sadece o anki mevcut numarayı sıfırlıyor, gözün gelecekte kendi kendine çizeceği rotaya müdahale edemiyor ne yazık ki. Yaş kırkı geçince beliren o meşhur yakın görme kusuru mesela... Hangi teknoloji olursa olsun, biyolojinin o katı kurallarını tamamen silip atamıyor işte.
Geceleri araba kullanırken karşıdan gelen ışıkların o darmadağınık parlaması vardır ya, insanın içini bir tuhaf eder... Bazen sırf o parlamayı süzsün, zihnini ve gözünü biraz dinlendirsin diye incecik bir gözlük takmak gerekebiliyor. "E hani ameliyat olmuştum?" diye söyleniyor insan kendi kendine, biraz kırgın, biraz kabullenmiş bir edayla... Aslında o kadar da büyütmemek lazım belki de, neticede göz bu, yoruluyor...
Peki tamamen sıfırlanan bir numara yıllar sonra nasıl tekrar geriye döner ki? Bazen göz yapısının esnekliği, bazen de gündelik hayatın o bitmek bilmeyen ekran maruziyeti... Bir bakıyorsun, o küçük numaralar sessizce süzülmüş içeriye. Ne tamamen eski odak noktasına dönüyor göz, ne de ilk ameliyat olunan o kusursuz ilk günkü gibi kalabiliyor... Arada bir yerde, tatlı bir dengede durmaya çalışıyor organ.
Doktorların o rahatlatıcı, kendinden emin ses tonu çınlıyor kulaklarda; "İhtiyaç olursa küçük bir numara takılabilir, gayet doğal..." Vallahi billahi söylerken ne kadar da kolay geliyor kulağa. Ama o süreci yaşayan kişi için gözlüğe yeniden dokunmak, sanki bir savaşı kaybetmiş hissi yaratabiliyor bazen. Oysa hayat devam ediyor, ışıklar kırılmaya, yıllar geçmeye devam ediyor...
Işıklı tabelalara bakarken gözünü hafifçe kısma ihtiyacı hissettiğin o ilk an var ya... İşte o an anlıyorsun ki, gözlük sadece bir medikal araç değil, gözün hayatla kurduğu o hassas bağın bir parçası aslında. Belki de vedalaştığımızı sandığımız o nesneler, sadece kısa bir mola vermişti hayatımızda... Kim bilir...
Operasyon bitiyor, korneaya o incecik dokunuş yapılıyor ve dünya bir anda cam gibi netleşiveriyor ya... İşte o ilk anların büyüsü insanı adeta sarhoş ediyor. Fakat zaman geçip de göz kasları yaşla birlikte yorulmaya başlayınca, hafif bir bulanıklık çökebiliyor akşamüstlerine. Hani tam da her şey bitti derken, okuduğun kitabın harfleri hafifçe dans etmeye başlar ya... Bir bakmışsın, o çoktan unuttuğun gözlükçünün kapısının önünde bulmuşsun kendini tekrar.
Bazen dağların o puslu tepelerine bakarken fark ediyorsun; mesafe ne kadar uzaksa, gözün netliği yakalama çabası da o kadar yorucu oluyor. Yıllar önce gözünü çizdiren bir dostum anlatmıştı geçenlerde, akşam trafiğinde tabelaları okurken hafifçe gözlerini kısmaya başladığını... "Gerekirse takarsın dinlendiriciyi, ne olacak ki?" diyor insan kendi kendine ama o çizdirme kararını alırken yaşanan o büyük cesaret anı geliyor akla. Kalp biraz kırılıyor sanki, o özgürlük hissine hafif bir gölge düşüyor...
İnsan gözü değişen bir organ, canlı bir doku sonuçta; zamanın izlerini üzerinde taşımaktan kaçamıyor vallahi. Lazer sadece o anki mevcut numarayı sıfırlıyor, gözün gelecekte kendi kendine çizeceği rotaya müdahale edemiyor ne yazık ki. Yaş kırkı geçince beliren o meşhur yakın görme kusuru mesela... Hangi teknoloji olursa olsun, biyolojinin o katı kurallarını tamamen silip atamıyor işte.
Geceleri araba kullanırken karşıdan gelen ışıkların o darmadağınık parlaması vardır ya, insanın içini bir tuhaf eder... Bazen sırf o parlamayı süzsün, zihnini ve gözünü biraz dinlendirsin diye incecik bir gözlük takmak gerekebiliyor. "E hani ameliyat olmuştum?" diye söyleniyor insan kendi kendine, biraz kırgın, biraz kabullenmiş bir edayla... Aslında o kadar da büyütmemek lazım belki de, neticede göz bu, yoruluyor...
Peki tamamen sıfırlanan bir numara yıllar sonra nasıl tekrar geriye döner ki? Bazen göz yapısının esnekliği, bazen de gündelik hayatın o bitmek bilmeyen ekran maruziyeti... Bir bakıyorsun, o küçük numaralar sessizce süzülmüş içeriye. Ne tamamen eski odak noktasına dönüyor göz, ne de ilk ameliyat olunan o kusursuz ilk günkü gibi kalabiliyor... Arada bir yerde, tatlı bir dengede durmaya çalışıyor organ.
Doktorların o rahatlatıcı, kendinden emin ses tonu çınlıyor kulaklarda; "İhtiyaç olursa küçük bir numara takılabilir, gayet doğal..." Vallahi billahi söylerken ne kadar da kolay geliyor kulağa. Ama o süreci yaşayan kişi için gözlüğe yeniden dokunmak, sanki bir savaşı kaybetmiş hissi yaratabiliyor bazen. Oysa hayat devam ediyor, ışıklar kırılmaya, yıllar geçmeye devam ediyor...
Işıklı tabelalara bakarken gözünü hafifçe kısma ihtiyacı hissettiğin o ilk an var ya... İşte o an anlıyorsun ki, gözlük sadece bir medikal araç değil, gözün hayatla kurduğu o hassas bağın bir parçası aslında. Belki de vedalaştığımızı sandığımız o nesneler, sadece kısa bir mola vermişti hayatımızda... Kim bilir...