Kerim Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarını yollarda, servislerin o keskin motor yağı ve tiner kokan asma katlarındaki kahve masalarında geçirmiş bir gazetecinin gözüyle bakınca, Alman mühendisliğinin o ağırbaşlı adının bizim sanayi sitelerindeki metal yankısıyla nasıl dönüştüğünü çok net görebiliyoruz; bazen sabahın köründe kapıyı çeken o ani motor arıza lambası, insanın bütün haftasını zehir etmeye yetiyor da artıyor bile.
Rüsselsheim’ın masabaşında çizdiği o kusursuz hatlar, bizim memleketin yamru yumru asfaltına, köstebek yuvası gibi ara sokaklarına ve kalitesiz yakıtına çarpınca maalesef rüyadan uyanış biraz sert olabiliyor; özellikle son dönemde artan elektronik sensör hassasiyetleri, sanayi esnafını da, direksiyon sallayan gariban şoförü de adeta birer amatör mühendis haline getirdi zaten.
Elektronik beyin arızalarından tutun da o meşhur ecotec motorların kronik yağ kaçaklarına kadar uzanan bu bitmek tükenmek bilmeyen liste, aslında sadece birer mekanik kusur değil, adeta otomobille insan arasında kurulan o sinir bozucu aşk-nefret ilişkisinin en somut belgesi...
Akü değişiminden sonra radyo kodunun kilidlenmesi gibi ufak tefek detayların bile insanı nasıl çileden çıkarabildiğini iyi biliriz; bazen yetkili servisin kapısından içeri adım atar atmaz söylenen o astronomik rakamlar karşısında, insan arabasını o an satıp tramvaya binmeyi bile ciddiyetle düşünüyor.
Yedek parça piyasasındaki o kalleş sahte ürünler yüzünden, üç kuruşluk termostat değişimi için bütün motoru indirmek zorunda kalan nice mazlum şoför gördü bu gözler; yani asıl mesele arabanın bozulması değil, o bozulmanın arkasından gelen yalnızlık hissi ve bütçeye saplanan o insafsız hançer...
Direksiyon simidinden gelen o tıkırtılar, ön takımdan yayılan o homurtular aslında otomobilin bize dert yandığı, "artık yoruldum" dediği o sessiz çığlıklardan başka bir şey değil; lakin kim dinliyor ki, herkes işin ucuzuna kaçıp üç günlük yamalarla günü kurtarmanın peşinde maalesef.
Servis rampasında havaya kaldırılmış o çelik gövdenin altına baktığınızda, modern teknolojinin ne kadar kırılgan ve narin olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz; o yüzden Opel sahipliği sadece bir araba kullanmak değil, adeta sabır taşı çatlatma yarışmasında dünya rekoru denemesi yapmak gibi bir şey...
Bütün bu dertlerin ortasında insan kendi kendine soruyor tabii, gerçekten değer mi bu kadar masrafa ve strese diye; ama marşa basıp o motor o homurtuyla çalışmaya başladığı an, bütün o sövgüler unutuluyor ve o Alman arması yine eski hatırına affediliyor bir şekilde...
Rüsselsheim’ın masabaşında çizdiği o kusursuz hatlar, bizim memleketin yamru yumru asfaltına, köstebek yuvası gibi ara sokaklarına ve kalitesiz yakıtına çarpınca maalesef rüyadan uyanış biraz sert olabiliyor; özellikle son dönemde artan elektronik sensör hassasiyetleri, sanayi esnafını da, direksiyon sallayan gariban şoförü de adeta birer amatör mühendis haline getirdi zaten.
Elektronik beyin arızalarından tutun da o meşhur ecotec motorların kronik yağ kaçaklarına kadar uzanan bu bitmek tükenmek bilmeyen liste, aslında sadece birer mekanik kusur değil, adeta otomobille insan arasında kurulan o sinir bozucu aşk-nefret ilişkisinin en somut belgesi...
Akü değişiminden sonra radyo kodunun kilidlenmesi gibi ufak tefek detayların bile insanı nasıl çileden çıkarabildiğini iyi biliriz; bazen yetkili servisin kapısından içeri adım atar atmaz söylenen o astronomik rakamlar karşısında, insan arabasını o an satıp tramvaya binmeyi bile ciddiyetle düşünüyor.
Yedek parça piyasasındaki o kalleş sahte ürünler yüzünden, üç kuruşluk termostat değişimi için bütün motoru indirmek zorunda kalan nice mazlum şoför gördü bu gözler; yani asıl mesele arabanın bozulması değil, o bozulmanın arkasından gelen yalnızlık hissi ve bütçeye saplanan o insafsız hançer...
Direksiyon simidinden gelen o tıkırtılar, ön takımdan yayılan o homurtular aslında otomobilin bize dert yandığı, "artık yoruldum" dediği o sessiz çığlıklardan başka bir şey değil; lakin kim dinliyor ki, herkes işin ucuzuna kaçıp üç günlük yamalarla günü kurtarmanın peşinde maalesef.
Servis rampasında havaya kaldırılmış o çelik gövdenin altına baktığınızda, modern teknolojinin ne kadar kırılgan ve narin olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz; o yüzden Opel sahipliği sadece bir araba kullanmak değil, adeta sabır taşı çatlatma yarışmasında dünya rekoru denemesi yapmak gibi bir şey...
Bütün bu dertlerin ortasında insan kendi kendine soruyor tabii, gerçekten değer mi bu kadar masrafa ve strese diye; ama marşa basıp o motor o homurtuyla çalışmaya başladığı an, bütün o sövgüler unutuluyor ve o Alman arması yine eski hatırına affediliyor bir şekilde...