Erem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır yollarda toz yutmuş, direksiyon sallamış ve kaputun altındaki o demir yığınlarının çıkardığı her tık sesini kulağıyla ezberlemiş biri olarak söyleyebilirim ki, Alman mühendisliği ne kadar kusursuz görünmeye çalışırsa çalışsın, işin içine kablolar ve sigortalar girdiğinde işler bazen sarpa sarabiliyor; özellikle de konu bizim hatun kız gibi baktığımız o popüler Opel modellere geldiğinde durum tam olarak böyle işliyor çünkü trafikte akıp giderken birden bire gösterge panelinin adeta bir yılbaşı ağacı gibi parıldaması, insanın içindeki o seyahat hevesini kursağında bırakmaya yetiyor da artıyor bile.
Genelde sabahın köründe, işe yetişme telaşındayken kontağı çevirdiğinizde o tatlı motor marşının yerine bomboş bir tıkırtı duymakla başlar her şey; akü bitmiştir belki diyerek geçiştirirsiniz ilk başta ama asıl mesele şarj dinamosunun veya o gizli saklı köşelerde milim milim eriyen kablo demetlerinin ta kendisidir, yani o akım kaçağı denen lanet şey, aracınız garajda mışıl mışıl uyurken bile gizliden gizliye enerjiyi sömürür, sabah o direksiyona oturduğunuzda sizi yarı yolda bırakmak için adeta sabırsızlanır...
Far anahtarını çevirdiğinizde lambaların bir yanıp bir sönmesi ya da sileceklerin en kritik yağmur anında aniden duruvermesi var ya, işte o an insan o modern kokpitin arkasından şöyle bir bakıp eski tip karbüratörlü arabaların o sadeliğini özlüyor; çünkü bu akıllı sensörler, oksitlenen soketler ve nem kapan gövde beyinleri yüzünden en ufak bir temassızlık bile bütün sistemi kilitliyor, bazen sadece torpido gözünün altındaki o lanet sigorta kutusunu kurcalamak yeterli olur sanırsınız ama gerçeğin aslında o kadar masum olmadığını birazdan ustaya gittiğinizde o cüzdanı açarken anlarsınız.
Peki ne yapmak lazım derseniz, öyle her kabloyu kesip biçmekle, sanayideki usta çırağın eline "bak bakalım şuraya" diye aracı teslim etmekle bu işler çözülmüyor arkadaşım; önce o kaputu kaldırıp kablo izolasyonlarını gözle bir tartacaksınız, fabrikasyon hataları ya da zamanla motor sıcaklığından kavrulan o plastik borucuklar içerideki bakır telleri birbirine değdiriyor mu diye şöyle bir titizlikle bakacaksınız, bazen sadece ufacık bir lehim hatası ya da gevşemiş bir şase kablosu, size binlerce liralık beyin arızası gibi yutturulmaya çalışılır ki bu sektörü bilenler ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştır.
Gösterge panelindeki o hayalet arıza ışıkları yok mu, hani şu yandığında insanın ömründen ömür çalan o turuncu ve kırmızı simgeler; bazen hiçbir şey yokmuş gibi arabayı stop edip tekrar çalıştırdığınızda sihirli bir el değmiş gibi kaybolup giderler, işte o an "düzeldi yahu" diye sevinmeyin sakın çünkü o arıza kodu o beyin hafızasına çoktan kazınmıştır ve uygunsuz bir zamanda, otoyolun ortasında hızla giderken size "ben buradayım" diyecektir, o yüzden elektronik hassasiyeti olan bu araçlara biraz şefkatle ama bir o kadar da temkinli yaklaşmak şart.
Genelde sabahın köründe, işe yetişme telaşındayken kontağı çevirdiğinizde o tatlı motor marşının yerine bomboş bir tıkırtı duymakla başlar her şey; akü bitmiştir belki diyerek geçiştirirsiniz ilk başta ama asıl mesele şarj dinamosunun veya o gizli saklı köşelerde milim milim eriyen kablo demetlerinin ta kendisidir, yani o akım kaçağı denen lanet şey, aracınız garajda mışıl mışıl uyurken bile gizliden gizliye enerjiyi sömürür, sabah o direksiyona oturduğunuzda sizi yarı yolda bırakmak için adeta sabırsızlanır...
Far anahtarını çevirdiğinizde lambaların bir yanıp bir sönmesi ya da sileceklerin en kritik yağmur anında aniden duruvermesi var ya, işte o an insan o modern kokpitin arkasından şöyle bir bakıp eski tip karbüratörlü arabaların o sadeliğini özlüyor; çünkü bu akıllı sensörler, oksitlenen soketler ve nem kapan gövde beyinleri yüzünden en ufak bir temassızlık bile bütün sistemi kilitliyor, bazen sadece torpido gözünün altındaki o lanet sigorta kutusunu kurcalamak yeterli olur sanırsınız ama gerçeğin aslında o kadar masum olmadığını birazdan ustaya gittiğinizde o cüzdanı açarken anlarsınız.
Peki ne yapmak lazım derseniz, öyle her kabloyu kesip biçmekle, sanayideki usta çırağın eline "bak bakalım şuraya" diye aracı teslim etmekle bu işler çözülmüyor arkadaşım; önce o kaputu kaldırıp kablo izolasyonlarını gözle bir tartacaksınız, fabrikasyon hataları ya da zamanla motor sıcaklığından kavrulan o plastik borucuklar içerideki bakır telleri birbirine değdiriyor mu diye şöyle bir titizlikle bakacaksınız, bazen sadece ufacık bir lehim hatası ya da gevşemiş bir şase kablosu, size binlerce liralık beyin arızası gibi yutturulmaya çalışılır ki bu sektörü bilenler ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştır.
Gösterge panelindeki o hayalet arıza ışıkları yok mu, hani şu yandığında insanın ömründen ömür çalan o turuncu ve kırmızı simgeler; bazen hiçbir şey yokmuş gibi arabayı stop edip tekrar çalıştırdığınızda sihirli bir el değmiş gibi kaybolup giderler, işte o an "düzeldi yahu" diye sevinmeyin sakın çünkü o arıza kodu o beyin hafızasına çoktan kazınmıştır ve uygunsuz bir zamanda, otoyolun ortasında hızla giderken size "ben buradayım" diyecektir, o yüzden elektronik hassasiyeti olan bu araçlara biraz şefkatle ama bir o kadar da temkinli yaklaşmak şart.