Osman Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Direksiyonun başına geçip anahtarı çevirdiğimiz o an, aslında hepimiz gizli bir kumar oynuyoruz. Motor o tanıdık gürültüyle kükreyecek mi, yoksa gösterge panelindeki o meşum sarı ışık suratımıza bir tokat gibi mi patlayacak? Opel sahipleri ne demek istediğimi çok iyi anladı bile. Aracınız tam da en acele işinizin olduğu sabah marş basmadığında ya da trafikte tam kavşağın ortasında stop ettiğinde, aklınıza gelmesi gereken ilk şüpheli işte o küçücük parça... Hani şu sanayide "devir sensörü" de denilen, motorun kalbinde saklanan o aksi şey.
Sizi yarı yolda bırakan şey devasa bir şanzıman arızası ya da patlayan bir piston değil, avuç içine sığacak kadar küçük bir plastik parçası. Pistonların nerede durduğunu, krank milinin dakika kaç tur döndüğünü beyne haber veren bu küçük ajan bir anlığına kafayı yerse, arabanın bütün dengesi altüst olur. Beyin, "Ben şu an ne zaman ateşleme yapacağımı bilmiyorum" der ve koruma moduna geçip kapıları kapatır. Bazen sadece sıcak motoru durdurup beş dakika sonra çalıştırmak istediğinizde yapar bu azizliği; soğuyana kadar beklersiniz, çaresizce...
Ustaya gidersiniz, bilgisayarı bağlar ve o malum arıza kodunu okur; ama iş orada bitmez ki. Parçayı değiştirmek kolay, zor olan o güvensizlik hissiyle tekrar yola çıkmak. Hakiki bir Opel kullanıcısı bilir ki, bu sensör öyle pat diye tamamen ölmez; önce hafif hafif nazlanır, silkeler, devir saati saçmalamaya başlar. Yolda giderken araba sanki arkadan biri çekiyormuş gibi anlık güç kaybeder ya, işte tam o an aracınız size "Beni bir dinle" diyordur aslında.
Neden hep bizi bulur bu garip arızalar, hiç düşündünüz mü? Motor bloğunun tam da en sıcak, en yağlı, en zorlu köşesine yerleştirilmiştir bu meret; sıcağa maruz kalır, yağa maruz kalır, yılların yorgunluğuna yenik düşer. Malzeme ne kadar kaliteli olursa olsun, o aşırı ısı döngüsü zamanla içindeki hassas sargıları yıpratıyor. Bir gün bakmışsınız, o pürüzsüz çalışan motor gitmiş, yerine marş bastıkça öksüren bir demir yığını gelmiş.
Orijinal yedek parça sevdası bazen cüzdanı yakar derler ama bu konuda yan sanayiye kaçmak tam anlamıyla loto oynamaktır. Ucuza kaçıp muadil parça taktıran dostlarımızın iki hafta sonra aynı çekici üzerinde sanayiye döndüğünü o kadar çok gördük ki... Bir kere taktırın, kafanız rahat etsin; bırakın üç beş kuruş fazla olsun ama orijinal olsun. Yoksa o arıza lambası söner, üç gün sonra gözünüzün içine bakarak tekrar yanar.
Gaz pedalına bastığınızda o eski canlılığı hissedemiyorsanız, arabanız sizden habersiz kendi kendine kararlar almaya başladıysa vakit kaybetmeyin. Bir sabah çalışmayan bir arabayla baş başa kalmak, günün bütün neşesini emip götürür insandan. Sanayideki ustanıza uğrayıp bir çayını için, şu sensörün canlı değerlerine bir baktırın... Yollarda kalmanın stresi, bir saatlik usta muhabbetinden çok daha ağır sonuçta.
Sizi yarı yolda bırakan şey devasa bir şanzıman arızası ya da patlayan bir piston değil, avuç içine sığacak kadar küçük bir plastik parçası. Pistonların nerede durduğunu, krank milinin dakika kaç tur döndüğünü beyne haber veren bu küçük ajan bir anlığına kafayı yerse, arabanın bütün dengesi altüst olur. Beyin, "Ben şu an ne zaman ateşleme yapacağımı bilmiyorum" der ve koruma moduna geçip kapıları kapatır. Bazen sadece sıcak motoru durdurup beş dakika sonra çalıştırmak istediğinizde yapar bu azizliği; soğuyana kadar beklersiniz, çaresizce...
Ustaya gidersiniz, bilgisayarı bağlar ve o malum arıza kodunu okur; ama iş orada bitmez ki. Parçayı değiştirmek kolay, zor olan o güvensizlik hissiyle tekrar yola çıkmak. Hakiki bir Opel kullanıcısı bilir ki, bu sensör öyle pat diye tamamen ölmez; önce hafif hafif nazlanır, silkeler, devir saati saçmalamaya başlar. Yolda giderken araba sanki arkadan biri çekiyormuş gibi anlık güç kaybeder ya, işte tam o an aracınız size "Beni bir dinle" diyordur aslında.
Neden hep bizi bulur bu garip arızalar, hiç düşündünüz mü? Motor bloğunun tam da en sıcak, en yağlı, en zorlu köşesine yerleştirilmiştir bu meret; sıcağa maruz kalır, yağa maruz kalır, yılların yorgunluğuna yenik düşer. Malzeme ne kadar kaliteli olursa olsun, o aşırı ısı döngüsü zamanla içindeki hassas sargıları yıpratıyor. Bir gün bakmışsınız, o pürüzsüz çalışan motor gitmiş, yerine marş bastıkça öksüren bir demir yığını gelmiş.
Orijinal yedek parça sevdası bazen cüzdanı yakar derler ama bu konuda yan sanayiye kaçmak tam anlamıyla loto oynamaktır. Ucuza kaçıp muadil parça taktıran dostlarımızın iki hafta sonra aynı çekici üzerinde sanayiye döndüğünü o kadar çok gördük ki... Bir kere taktırın, kafanız rahat etsin; bırakın üç beş kuruş fazla olsun ama orijinal olsun. Yoksa o arıza lambası söner, üç gün sonra gözünüzün içine bakarak tekrar yanar.
Gaz pedalına bastığınızda o eski canlılığı hissedemiyorsanız, arabanız sizden habersiz kendi kendine kararlar almaya başladıysa vakit kaybetmeyin. Bir sabah çalışmayan bir arabayla baş başa kalmak, günün bütün neşesini emip götürür insandan. Sanayideki ustanıza uğrayıp bir çayını için, şu sensörün canlı değerlerine bir baktırın... Yollarda kalmanın stresi, bir saatlik usta muhabbetinden çok daha ağır sonuçta.