Ayhan Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Toyota kullanıcılarının akşama doğru kapı önünde çay içerken birbirine sorduğu o meşhur sorular vardır; acaba sabah tek marşta çalışacak mı yoksa yine o garip titremeyle mi başlayacağız güne?
Yılların getirdiği o efsanevi sağlamlık algısı insanı biraz şımartıyor doğrusu, hani yağını suyunu koymasan bile gitmesi gereken bir tank muamelesi yapıyoruz ya bazen, hah işte tam o noktada ufak tefek elektronik sürprizler kapıyı çalabiliyor.
Hibrit modellerin o sessiz sedasız süzülüşüne aldanıp alt takımda başlayan hafif tıkırtıları duymazdan gelmek en büyük eğlence, sonra bir bakmışsın rot milleri almış başını gitmiş...
Gösterge panelinde yanıp sönen o turuncu motor arıza lambası var ya, bazen sadece benzin kapağını tam sıkmadığın için seni korkutur ama bunu kimse ilk başta akıl etmez işte.
Şanzıman meselesi ise ayrı bir romandır; özellikle yokuş yukarı kalkışlarda balata kokusu burnuna geliyorsa orada durup bir soluklanmak lazım, dur kalk trafiğin o sessiz celladı çünkü debriyaj balatalarını yer bitirir.
Peki bu kadar sorunsuz bilinen bir araba nasıl olur da bazen trafikteyken sahibini çileden çıkarır? Aslında sır tamamen periyodik bakım takvimini ihmal etmekte gizli, yani parayı servise vermeyeyim derken sanayide usta kapısında beklemek işin fıtratında var galiba.
Direksiyon kutusundan gelen o minik metalik sesler insanı gece rüyasında bile rahat bırakmaz, acaba direksiyonu sert mi çevirdim yoksa kronik bir boşluk mu var diye düşünür durursun...
Fren disklerinin erken ötmesi meselesi de can sıkıcıdır hani, balatayı orijinaliyle değiştirmeyip yan sanayi taktırdın mı o tınıyı dinlemek zorunda kalırsın artık.
Günün sonunda ne kadar modern teknolojiyle donatılmış olursa olsun, metal işte; yoruluyor, naz yapıyor, ilgi istiyor biraz.
Aracına kendi çocuğun gibi bakarsan o da seni yarı yolda bırakmaz kuralı hala geçerli, yeter ki motor kaputunun altında ne dönüyor kulak kabartmayı unutma.
Yılların getirdiği o efsanevi sağlamlık algısı insanı biraz şımartıyor doğrusu, hani yağını suyunu koymasan bile gitmesi gereken bir tank muamelesi yapıyoruz ya bazen, hah işte tam o noktada ufak tefek elektronik sürprizler kapıyı çalabiliyor.
Hibrit modellerin o sessiz sedasız süzülüşüne aldanıp alt takımda başlayan hafif tıkırtıları duymazdan gelmek en büyük eğlence, sonra bir bakmışsın rot milleri almış başını gitmiş...
Gösterge panelinde yanıp sönen o turuncu motor arıza lambası var ya, bazen sadece benzin kapağını tam sıkmadığın için seni korkutur ama bunu kimse ilk başta akıl etmez işte.
Şanzıman meselesi ise ayrı bir romandır; özellikle yokuş yukarı kalkışlarda balata kokusu burnuna geliyorsa orada durup bir soluklanmak lazım, dur kalk trafiğin o sessiz celladı çünkü debriyaj balatalarını yer bitirir.
Peki bu kadar sorunsuz bilinen bir araba nasıl olur da bazen trafikteyken sahibini çileden çıkarır? Aslında sır tamamen periyodik bakım takvimini ihmal etmekte gizli, yani parayı servise vermeyeyim derken sanayide usta kapısında beklemek işin fıtratında var galiba.
Direksiyon kutusundan gelen o minik metalik sesler insanı gece rüyasında bile rahat bırakmaz, acaba direksiyonu sert mi çevirdim yoksa kronik bir boşluk mu var diye düşünür durursun...
Fren disklerinin erken ötmesi meselesi de can sıkıcıdır hani, balatayı orijinaliyle değiştirmeyip yan sanayi taktırdın mı o tınıyı dinlemek zorunda kalırsın artık.
Günün sonunda ne kadar modern teknolojiyle donatılmış olursa olsun, metal işte; yoruluyor, naz yapıyor, ilgi istiyor biraz.
Aracına kendi çocuğun gibi bakarsan o da seni yarı yolda bırakmaz kuralı hala geçerli, yeter ki motor kaputunun altında ne dönüyor kulak kabartmayı unutma.