Kerim Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar önce ilk kez o direksiyona geçtiğimde, asfaltın gürültüsünden uzaklaşmanın ne demek olduğunu anlamıştım.
Vitara, yüksek sürüş pozisyonu ve o köşeli hatlarıyla bana hep güven veren bir dost gibi görünmüştü.
Zamanla yollar uzadı, kilometreler arttı ve ben bu karakterli otomobilin kaputu altında dönen dolapları yakından gözlemleme şansı buldum.
Özellikle ilk nesil modern serilerde, soğuk sabah marşlarında kulağımı tırmalayan o hafif zincir sesi hala hafızamdadır...
Acaba motor yağı bakımını biraz olsun geciktirmenin faturasını, zincir gergisi erken mi ödetiyor diye düşünmeden edemezdim.
Erken aşınan triger setleri, bu motorların sessiz sedasız taşıdığı o minik gizli dertlerden sadece biriydi sanki.
Peki ya o otomatik şanzımanların özellikle dur-kalk trafikte gösterdiği o inatçı kararsızlıklar, bazen insanı çileden çıkarmıyor muydu?
Vites geçişlerindeki o minik sarsıntılar, sanki bana "dur biraz, acele etme" der gibiydi ama şanzıman beyin arızası kapıdayım sinyali de veriyor olabilirdi.
Düzenli şanzıman yağı değişimi ihmal edildiğinde, bu kutunun ne kadar çabuk küstüğünü bizzat ustaların o dumanlı dükkanlarında gördüm.
Elektronik aksama gelince, işler biraz daha karmaşık bir hal alıyor ve araç adeta kendi ruh halini size yansıtıyordu.
Gösterge panelinde yanıp sönen o absürt arıza lambaları, bazen sadece nemli bir soket yüzünden bütün neşemi kaçırıveriyordu.
Temassızlıklar, sensör kilitlenmeleri... Yılların getirdiği yorgunlukla kablo demetleri esniyor, direksiyon altındaki sargılar kopuyordu.
Süspansiyon sistemine geçtiğimizde ise sert toprak yolların bu japon asıllısını ne kadar çabuk yorduğunu fark ediyorsunuz.
Özellikle ön salıncak burçlarından gelen o gıcırtılar, bozuk yollarda sanki bana eski günlerin acısını çıkarıyor gibi sesler çıkarıyordu.
Amortisör patlamaları bu sınıftaki bir arazi aracı için sürpriz sayılmazdı belki ama o tıkırtıları duymak yine de can sıkıcıydı.
Boya kalitesi ve kaporta sacının inceliği de uzun vadede dikkatimi çeken o küçük estetik kusurlardan biriydi maalesef.
Taş sıçramalarına karşı o kadar hassastı ki, kaputtaki minik izler bile zamanla ruhumda derin yaralar açar gibi batıyordu gözüme.
Yine de bu kadar kusur bir araya geldiğinde bile, direksiyonu kavradığım an bütün o huysuzlukları unutuveriyordum nedense.
Belki de her mekanik parça biraz insan gibidir; hataları, nazları ve yaş aldıkça çıkardıkları o küçük pürüzleriyle sevilirler.
Suzuki Vitara, mükemmel olduğu için değil, tüm bu törpülenmesi gereken huylarına rağmen yolda bırakmadığı için hâlâ baş tacı ediliyor.
Vitara, yüksek sürüş pozisyonu ve o köşeli hatlarıyla bana hep güven veren bir dost gibi görünmüştü.
Zamanla yollar uzadı, kilometreler arttı ve ben bu karakterli otomobilin kaputu altında dönen dolapları yakından gözlemleme şansı buldum.
Özellikle ilk nesil modern serilerde, soğuk sabah marşlarında kulağımı tırmalayan o hafif zincir sesi hala hafızamdadır...
Acaba motor yağı bakımını biraz olsun geciktirmenin faturasını, zincir gergisi erken mi ödetiyor diye düşünmeden edemezdim.
Erken aşınan triger setleri, bu motorların sessiz sedasız taşıdığı o minik gizli dertlerden sadece biriydi sanki.
Peki ya o otomatik şanzımanların özellikle dur-kalk trafikte gösterdiği o inatçı kararsızlıklar, bazen insanı çileden çıkarmıyor muydu?
Vites geçişlerindeki o minik sarsıntılar, sanki bana "dur biraz, acele etme" der gibiydi ama şanzıman beyin arızası kapıdayım sinyali de veriyor olabilirdi.
Düzenli şanzıman yağı değişimi ihmal edildiğinde, bu kutunun ne kadar çabuk küstüğünü bizzat ustaların o dumanlı dükkanlarında gördüm.
Elektronik aksama gelince, işler biraz daha karmaşık bir hal alıyor ve araç adeta kendi ruh halini size yansıtıyordu.
Gösterge panelinde yanıp sönen o absürt arıza lambaları, bazen sadece nemli bir soket yüzünden bütün neşemi kaçırıveriyordu.
Temassızlıklar, sensör kilitlenmeleri... Yılların getirdiği yorgunlukla kablo demetleri esniyor, direksiyon altındaki sargılar kopuyordu.
Süspansiyon sistemine geçtiğimizde ise sert toprak yolların bu japon asıllısını ne kadar çabuk yorduğunu fark ediyorsunuz.
Özellikle ön salıncak burçlarından gelen o gıcırtılar, bozuk yollarda sanki bana eski günlerin acısını çıkarıyor gibi sesler çıkarıyordu.
Amortisör patlamaları bu sınıftaki bir arazi aracı için sürpriz sayılmazdı belki ama o tıkırtıları duymak yine de can sıkıcıydı.
Boya kalitesi ve kaporta sacının inceliği de uzun vadede dikkatimi çeken o küçük estetik kusurlardan biriydi maalesef.
Taş sıçramalarına karşı o kadar hassastı ki, kaputtaki minik izler bile zamanla ruhumda derin yaralar açar gibi batıyordu gözüme.
Yine de bu kadar kusur bir araya geldiğinde bile, direksiyonu kavradığım an bütün o huysuzlukları unutuveriyordum nedense.
Belki de her mekanik parça biraz insan gibidir; hataları, nazları ve yaş aldıkça çıkardıkları o küçük pürüzleriyle sevilirler.
Suzuki Vitara, mükemmel olduğu için değil, tüm bu törpülenmesi gereken huylarına rağmen yolda bırakmadığı için hâlâ baş tacı ediliyor.