Osman Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın o kör saatinde, ayazın iliğinize işlediği bir saniyede direksiyona geçip anahtarı çevirdiğinizde o meşum sesi duyarsınız; hırr, hırr, hııırrr... İşte o an içinizden bir şeylerin koptuğunu hisseder, "hadi be canım, hadi be oğlum" diye mırıldanmaya başlarsınız ama o demir yığını bir türlü canlanmak bilmez. Marş motorunun o isteksiz, o nazlı dönüşü aslında arabanızın size kaputun altından gönderdiği ilk ciddi imdat çağrısıdır, bunu asla kulak arkası etmemek gerekir. Bir gazeteci refleksiyle yıllarca pek çok arıza hikayesinin peşine düştüm ve gördüm ki, o tembel dönüşün arkasında çoğunlukla gözden kaçan küçücük ihmaller yatıyor. İnsan panik yapıyor tabii, işe yetişilecek, çocuklar okula bırakılacak, dünya dönmeye devam ediyor sonuçta... Ama araba dönmüyor işte, direniyor.
Çoğu sürücü bu yavaşlamayı hemen bıkkın bir edayla akünün bitişine yorar, sanayiye gidip apar topar yeni bir akü alarak sorunu çözdüğünü zanneder. Peki ya mesele akü değilse, ya yepyeni aküyü taktıktan iki gün sonra aynı o boğuk hırıltıyla yeniden baş başa kalırsanız? Sorunun kaynağı bazen akünün kutup başlarında biriken o sinsice yeşeren oksitlenmedir, bazen de şase kablosunun gevşeyip akımı tam iletememesidir; yani akü sapasağlamdır da elektrik o motora bir türlü ulaşamıyordur. Bir nevi damar tıkanıklığı gibi düşünebilirsiniz bunu, kalpten kan çıkıyor ama kolu bacağı besleyen kılcal damarlar tıkalı olduğu için uzuvlar hareket etmiyor. Bir fincan sıcak su döküp o kutup başlarını temizlemek, zımparayla hafifçe parlatmak bazen yüzbinlerce liralık masrafın önüne geçer...
İşin asıl teknik ve can sıkan kısmı ise doğrudan marş motorunun kendi iç dünyasında, o kömür dediğimiz küçük parçaların tükenmeye yüz tuttuğu anlarda başlar. Kömürler biter, kollektöre baskı yapamaz hale gelir ve o koca motor dönmek için ihtiyacı olan gücü, o manyetik alanı bir türlü yaratamaz. Ya da ne bileyim, motorun içindeki burçlar aşınmıştır, mil ekseninden kaymıştır ve dönerken gövdeye sürtünüyordur; dişli kasılıyordur kısacası. Isındıkça daha da zor döner bu meret, sabah soğukken tek seferde alan araba, azıcık yol yapıp stop ettikten sonra sanki canı çıkmış gibi nazlanır... Ne tuhaf bir çelişki değil mi, motor sıcakken daha kolay çalışması gerekirken tam tersi oluyor.
Böyle durumlarda hemen gaza yüklenmek, marşa uzun uzun basıp o sesi dakikalarca dinlemek yapılacak en büyük, en geri dönülemez hatalardan biridir diyebilirim. Marş düğmesine veya anahtarına her beş saniyeden uzun basışınız, o marş motorunun içindeki sargıları kelimenin tam anlamıyla kavurur, eritir. Kokuyu alırsınız zaten bir süre sonra, o yanık plastik ve bakır kokusu hafiften kabine sızmaya başlar... Sabırlı olmak, araca biraz nefes aldırmak, akünün kendi içinde kimyasal olarak azıcık da olsa toparlanmasına izin vermek en doğrusu. Tabi vaktiniz varsa, arkadaki araçlar kornaya basmıyorsa, hayat o an üstünüze üstünüze gelmiyorsa...
Bir de şu motor yağı meselesi var ki, genellikle kimsenin aklına gelmez, marş motorunun zor dönmesiyle yağın ne alakası var derler. Kış aylarında kalınlaşan, özelliğini yitirmiş, vizkozitesi altüst olmuş bir yağ, motorun içindeki pistonları adeta bir bataklığın içine saplar. Marş motoru sadece kendi dişlisini değil, o katılaşmış yağın içindeki koca krank milini ve pistonları da döndürmeye çalıştığı için adeta canı çıkar, yorulur. Düzenli yağ değişimi yapmadıysanız, hani "beş bin kilometre daha gider" diye ertelediyseniz, işte o ihmal soğuk bir kış sabahı marş motorunun o yorgun hırıltısı olarak size geri döner. Aracınıza iyi bakın, onu dinleyin, çünkü o aslında her tıkırtıda size bir şeyler anlatmaya çalışıyor...
Çoğu sürücü bu yavaşlamayı hemen bıkkın bir edayla akünün bitişine yorar, sanayiye gidip apar topar yeni bir akü alarak sorunu çözdüğünü zanneder. Peki ya mesele akü değilse, ya yepyeni aküyü taktıktan iki gün sonra aynı o boğuk hırıltıyla yeniden baş başa kalırsanız? Sorunun kaynağı bazen akünün kutup başlarında biriken o sinsice yeşeren oksitlenmedir, bazen de şase kablosunun gevşeyip akımı tam iletememesidir; yani akü sapasağlamdır da elektrik o motora bir türlü ulaşamıyordur. Bir nevi damar tıkanıklığı gibi düşünebilirsiniz bunu, kalpten kan çıkıyor ama kolu bacağı besleyen kılcal damarlar tıkalı olduğu için uzuvlar hareket etmiyor. Bir fincan sıcak su döküp o kutup başlarını temizlemek, zımparayla hafifçe parlatmak bazen yüzbinlerce liralık masrafın önüne geçer...
İşin asıl teknik ve can sıkan kısmı ise doğrudan marş motorunun kendi iç dünyasında, o kömür dediğimiz küçük parçaların tükenmeye yüz tuttuğu anlarda başlar. Kömürler biter, kollektöre baskı yapamaz hale gelir ve o koca motor dönmek için ihtiyacı olan gücü, o manyetik alanı bir türlü yaratamaz. Ya da ne bileyim, motorun içindeki burçlar aşınmıştır, mil ekseninden kaymıştır ve dönerken gövdeye sürtünüyordur; dişli kasılıyordur kısacası. Isındıkça daha da zor döner bu meret, sabah soğukken tek seferde alan araba, azıcık yol yapıp stop ettikten sonra sanki canı çıkmış gibi nazlanır... Ne tuhaf bir çelişki değil mi, motor sıcakken daha kolay çalışması gerekirken tam tersi oluyor.
Böyle durumlarda hemen gaza yüklenmek, marşa uzun uzun basıp o sesi dakikalarca dinlemek yapılacak en büyük, en geri dönülemez hatalardan biridir diyebilirim. Marş düğmesine veya anahtarına her beş saniyeden uzun basışınız, o marş motorunun içindeki sargıları kelimenin tam anlamıyla kavurur, eritir. Kokuyu alırsınız zaten bir süre sonra, o yanık plastik ve bakır kokusu hafiften kabine sızmaya başlar... Sabırlı olmak, araca biraz nefes aldırmak, akünün kendi içinde kimyasal olarak azıcık da olsa toparlanmasına izin vermek en doğrusu. Tabi vaktiniz varsa, arkadaki araçlar kornaya basmıyorsa, hayat o an üstünüze üstünüze gelmiyorsa...
Bir de şu motor yağı meselesi var ki, genellikle kimsenin aklına gelmez, marş motorunun zor dönmesiyle yağın ne alakası var derler. Kış aylarında kalınlaşan, özelliğini yitirmiş, vizkozitesi altüst olmuş bir yağ, motorun içindeki pistonları adeta bir bataklığın içine saplar. Marş motoru sadece kendi dişlisini değil, o katılaşmış yağın içindeki koca krank milini ve pistonları da döndürmeye çalıştığı için adeta canı çıkar, yorulur. Düzenli yağ değişimi yapmadıysanız, hani "beş bin kilometre daha gider" diye ertelediyseniz, işte o ihmal soğuk bir kış sabahı marş motorunun o yorgun hırıltısı olarak size geri döner. Aracınıza iyi bakın, onu dinleyin, çünkü o aslında her tıkırtıda size bir şeyler anlatmaya çalışıyor...