Kemal Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın o serin ayazında, küçük elleriyle kapı pervazına sıkıca yapışmış bir çocuk gördüğünüzde, aslında beyninin derinliklerindeki amigdalanın adeta bir yangın alarmı verdiğini biliyor muydunuz? Vallahi o küçücük bedende saniyeler içinde kortizol seviyesi öyle bir fırlıyor ki, sanırsınız peşinden dev bir aslan kovalıyor... Bedeni orada, sırt çantasının ağırlığı altında eziliyor ama zihni çoktan güvenli limanına, yani annesinin kokusuna demir atmış bile. O anki kalp atış hızına baksanız, sempatik sinir sistemi tamamen 'savaş ya da kaç' moduna geçmiş, taşikardi sınırlarını zorluyor. İnsanlık hali işte, güven bağlandığı o ilk nesneden kopmak, adeta oksijensiz kalmak gibi geliyor yavrucağa, nefesi kesiliyor boğuluyor sanki.
Peki ya Bowlby'nin o meşhur bağlanma kuramı masada tüm gerçekliğiyle dururken, o minik kalbin yabancı bir ortama sırf 'saat sekiz oldu, zil çaldı' diye kolayca adapte olmasını beklemek ne kadar adil? Abi, bazen diyorum ki, bu çocukların yaşadığı ayrılık anksiyetesi aslında onların hayata tutunma şekli, bir nevi en ilkel hayatta kalma stratejisi. Bir düşünün, prefrontal korteks henüz o karmaşık mantık yürütme, durumu analiz edip 'nasılsa akşam döneceğim, annem beni alacak' hesaplarını yapma olgunluğuna erişmemiş ki... Duygu regülasyonu dediğimiz o afili yetenek daha ilmek ilmek, yavaş yavaş dokunuyor ruhlarında. Göz pınarlarında biriken o iri yaşlar, sadece basit bir sabah inatlaşması değil, limbik sistemin 'beni burada tek başıma bırakma, tehlikedeyim' diye attığı sessiz ama çığlık çığlığa bir yardım çağrısıdır, bir nevi sessiz bir çırpınıştır aslında.
Mide bulantıları, o bitmek bilmeyen karın ağrıları, bazen de yanakları al al eden o sebepsiz ateşlenmeler tesadüf mü sanıyorsunuz? Billahi çocuk numara yapmıyor, psikosomatik tepkiler tıp literatüründe ne kadar kanlı canlı gerçekse, o sabah yatağın kenarında iki büklüm kıvranan çocuğun çektiği acı da o kadar gerçek. Oksitosin hormonu sıfıra inmiş, dopamin depoları bilinmezliğin verdiği korkuyla tamamen boşalmışken, artan mide asidi ve tetikteki otonom sinir sistemi o küçük bedende nasıl bir isyan çıkarmaz ki! Düşünsene, dışarıdaki o devasa, gürültülü, kurallarla dolu sınıf ortamı, hiper-uyanıklık durumundaki bir çocuk için amansız bir duyusal bombardıman değil de nedir... Alışkın olduğu o sıcacık mikrokosmosundan zorla koparılıp, kuralların, yabancı zillerin ve daha önce hiç görmediği yüzlerin o soğuk makro dünyasına fırlatılmak.
Ayna nöronlar da boş durmuyor tabii, sınıftaki diğer endişeli gözleri, titreyen dudakları yakaladıkça korku adeta bulaşıcı bir hastalık gibi hızlıca yayılıyor o daracık, floresan ışıklı koridorlarda. Belki de bir gün önce bahçede yaşanan o ufak, bizce önemsiz akran zorbalığı, sosyal anksiyete tohumlarını o taze zihne öyle bir derin ekti ki, gece boyu REM uykusunda bile aynı kabusu defalarca ter içinde yaşadı yavrucak. Gece terörüyle sıçrayarak uyanan bir çocuğun sabah o formayı neşeyle, hevesle giymesini beklemek... İşte bazen biz yetişkinler, kendi rasyonel dünyamızın, o bitmek bilmeyen bilişsel çarpıtmalarına o kadar kapılıyoruz ki, onların o kırılgan, henüz miyelinleşmesini bile tamamlamamış taze sinir ağlarındaki devasa fırtınaları göremiyoruz ya. Şöyle usulca yanına çöküp, boy hizasına insek, o karanlık fırtınada ona sadece sağlam bir çapa olsak yetecek belki de.
Peki ya Bowlby'nin o meşhur bağlanma kuramı masada tüm gerçekliğiyle dururken, o minik kalbin yabancı bir ortama sırf 'saat sekiz oldu, zil çaldı' diye kolayca adapte olmasını beklemek ne kadar adil? Abi, bazen diyorum ki, bu çocukların yaşadığı ayrılık anksiyetesi aslında onların hayata tutunma şekli, bir nevi en ilkel hayatta kalma stratejisi. Bir düşünün, prefrontal korteks henüz o karmaşık mantık yürütme, durumu analiz edip 'nasılsa akşam döneceğim, annem beni alacak' hesaplarını yapma olgunluğuna erişmemiş ki... Duygu regülasyonu dediğimiz o afili yetenek daha ilmek ilmek, yavaş yavaş dokunuyor ruhlarında. Göz pınarlarında biriken o iri yaşlar, sadece basit bir sabah inatlaşması değil, limbik sistemin 'beni burada tek başıma bırakma, tehlikedeyim' diye attığı sessiz ama çığlık çığlığa bir yardım çağrısıdır, bir nevi sessiz bir çırpınıştır aslında.
Mide bulantıları, o bitmek bilmeyen karın ağrıları, bazen de yanakları al al eden o sebepsiz ateşlenmeler tesadüf mü sanıyorsunuz? Billahi çocuk numara yapmıyor, psikosomatik tepkiler tıp literatüründe ne kadar kanlı canlı gerçekse, o sabah yatağın kenarında iki büklüm kıvranan çocuğun çektiği acı da o kadar gerçek. Oksitosin hormonu sıfıra inmiş, dopamin depoları bilinmezliğin verdiği korkuyla tamamen boşalmışken, artan mide asidi ve tetikteki otonom sinir sistemi o küçük bedende nasıl bir isyan çıkarmaz ki! Düşünsene, dışarıdaki o devasa, gürültülü, kurallarla dolu sınıf ortamı, hiper-uyanıklık durumundaki bir çocuk için amansız bir duyusal bombardıman değil de nedir... Alışkın olduğu o sıcacık mikrokosmosundan zorla koparılıp, kuralların, yabancı zillerin ve daha önce hiç görmediği yüzlerin o soğuk makro dünyasına fırlatılmak.
Ayna nöronlar da boş durmuyor tabii, sınıftaki diğer endişeli gözleri, titreyen dudakları yakaladıkça korku adeta bulaşıcı bir hastalık gibi hızlıca yayılıyor o daracık, floresan ışıklı koridorlarda. Belki de bir gün önce bahçede yaşanan o ufak, bizce önemsiz akran zorbalığı, sosyal anksiyete tohumlarını o taze zihne öyle bir derin ekti ki, gece boyu REM uykusunda bile aynı kabusu defalarca ter içinde yaşadı yavrucak. Gece terörüyle sıçrayarak uyanan bir çocuğun sabah o formayı neşeyle, hevesle giymesini beklemek... İşte bazen biz yetişkinler, kendi rasyonel dünyamızın, o bitmek bilmeyen bilişsel çarpıtmalarına o kadar kapılıyoruz ki, onların o kırılgan, henüz miyelinleşmesini bile tamamlamamış taze sinir ağlarındaki devasa fırtınaları göremiyoruz ya. Şöyle usulca yanına çöküp, boy hizasına insek, o karanlık fırtınada ona sadece sağlam bir çapa olsak yetecek belki de.