Kemal Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın köründe arabaya bindiğinizde, anahtarı çevirip o tanıdık "tıngırtıyı" duymayı beklersiniz ama motor sanki bir ritmi kaçırıyormuş gibi öksürmeye başlar. Dizel motorların o kendine has, saat gibi işleyen düzeni bozulup da rölantide sallantılı çalışmaya başladığında, insanın canı sıkılıyor haliyle. Direksiyondaki o titreme, koltuktan kalçanıza vuran o dengesiz vuruşlar aslında motorun içindeki yanma odalarında işlerin pek de yolunda gitmediğinin açık bir kanıtı. Mazotun yüksek basınçla silindirlere püskürtülüp hava ile sıkışarak kendi kendine patlaması prensibine dayanan bu mekanizma, en ufak bir dengesizlikte hemen ritmini şaşırıyor. Çoğu zaman sürücüler bu durumu yakıt kalitesine bağlayıp geçiştirmeyi seçse de, kaputun altında çok daha derin ve karmaşık bir hikaye yatıyor olabilir...
Enjektör dediğimiz o küçük ama hayati parçaların ağzı zamanla kurumlardan, kalitesiz yakıtın bıraktığı tortulardan tıkanabiliyor ya da işlevini yitiriyor. Silindirin içine o mikronluk yakıt taneciklerini püskürtmek yerine, tabiri caizse işemeye başladığında motorun dengesi altüst oluyor. Düşünsenize, bir silindire zengin ve tam kıvamında yakıt giderken, diğerine kesik kesik veya çok fazla yakıt ulaşıyor; bu da motorun devrini sabit tutmasını imkansız hale getiriyor. Arada bir gaza bastığınızda düzelir gibi olan o tekleme, ayağınızı gazdan çektiğiniz an, yani motor kendi başına kaldığında tekrar hortlayıverir. Bazen sadece tek bir enjektörün kafasının bozulması bile bütün o devasa döküm bloğu beşik gibi sallamaya yetiyor.
Sistemdeki hava ve yakıt dengesini milimetrik olarak ölçen sensörlerin kafası karıştığında da benzer bir senaryoyla karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle kütle hava akış sensörü (MAF) ya da yakıt rayı basınç sensörü gibi elektronik gözler, beyne yanlış veriler gönderdiğinde motor ne kadar yakıt püskürteceğini şaşırıyor. Sanki gözü kapalı bir şekilde iğne deliğinden iplik geçirmeye çalışmak gibi bir şey bu... Bilgisayar sürekli olarak karışımı düzeltmeye çalışıyor, bir azaltıyor bir çoğaltıyor ve sonuçta ortaya o sinir bozucu, dalgalı ve tekleme dolu rölanti performansı çıkıyor. Egzoz emisyon değerlerini tutturabilmek adına yapılan bu anlık müdahaleler, sensör arızalandığında tam bir kaosa dönüşebiliyor maalesef.
Depodan motora gelen hat üzerinde unutulan, kilometresi çoktan geçmiş bir yakıt filtresi de bu derdin baş mimarlarından biri olabilir pekala. Mazotun içindeki mikro partikülleri ve suyu süzmekle görevli olan bu filtre tıkandığında, yüksek basınç pompası silindirlere gönderecek yeterli yakıtı bulmakta zorlanıyor. Motor adeta nefes almaya çalışıp da alamayan bir sporcu gibi tekliyor, öksürüyor ve ritimden düşüyor. Özellikle soğuk havalarda mazotun akışkanlığı biraz daha azaldığı için, tıkanmış bir filtrenin yarattığı engel çok daha bariz bir şekilde hissedilir hale gelir. Düzenli bakım zamanını geçirdiğimizde aslında arabaya değil, doğrudan kendi konforumuzla birlikte cebimize de zarar vermiş oluyoruz.
Kompresyon kaçağı dediğimiz hadise, yani silindirlerin içindeki o muazzam sıkıştırma gücünün bir şekilde dışarı sızması, motorun rölantide resmen can çekişmesine yol açar. Piston segmanlarının aşınması veya subapların tam kapanmaması neticesinde, o silindirde hedeflenen patlama gücü elde edilemez. Diğer silindirler tam güçle dönerken, gücü düşen o tek silindir sırası geldiğinde motorun devrini aşağı çeker ve o anlık duraksama bize tekleme olarak geri döner. Yüksek devirlerde ivmelenmenin etkisiyle pek hissedilmeyen bu zafiyet, araba durduğu yerde kendi halinde çalışırken tüm çıplaklığıyla kendini ele verir. Hani bazen motorun sesini dinlerken bir boşluk hissedersiniz ya, işte tam olarak o silindirin görevini yapamadığı andır o.
Enjektör dediğimiz o küçük ama hayati parçaların ağzı zamanla kurumlardan, kalitesiz yakıtın bıraktığı tortulardan tıkanabiliyor ya da işlevini yitiriyor. Silindirin içine o mikronluk yakıt taneciklerini püskürtmek yerine, tabiri caizse işemeye başladığında motorun dengesi altüst oluyor. Düşünsenize, bir silindire zengin ve tam kıvamında yakıt giderken, diğerine kesik kesik veya çok fazla yakıt ulaşıyor; bu da motorun devrini sabit tutmasını imkansız hale getiriyor. Arada bir gaza bastığınızda düzelir gibi olan o tekleme, ayağınızı gazdan çektiğiniz an, yani motor kendi başına kaldığında tekrar hortlayıverir. Bazen sadece tek bir enjektörün kafasının bozulması bile bütün o devasa döküm bloğu beşik gibi sallamaya yetiyor.
Sistemdeki hava ve yakıt dengesini milimetrik olarak ölçen sensörlerin kafası karıştığında da benzer bir senaryoyla karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle kütle hava akış sensörü (MAF) ya da yakıt rayı basınç sensörü gibi elektronik gözler, beyne yanlış veriler gönderdiğinde motor ne kadar yakıt püskürteceğini şaşırıyor. Sanki gözü kapalı bir şekilde iğne deliğinden iplik geçirmeye çalışmak gibi bir şey bu... Bilgisayar sürekli olarak karışımı düzeltmeye çalışıyor, bir azaltıyor bir çoğaltıyor ve sonuçta ortaya o sinir bozucu, dalgalı ve tekleme dolu rölanti performansı çıkıyor. Egzoz emisyon değerlerini tutturabilmek adına yapılan bu anlık müdahaleler, sensör arızalandığında tam bir kaosa dönüşebiliyor maalesef.
Depodan motora gelen hat üzerinde unutulan, kilometresi çoktan geçmiş bir yakıt filtresi de bu derdin baş mimarlarından biri olabilir pekala. Mazotun içindeki mikro partikülleri ve suyu süzmekle görevli olan bu filtre tıkandığında, yüksek basınç pompası silindirlere gönderecek yeterli yakıtı bulmakta zorlanıyor. Motor adeta nefes almaya çalışıp da alamayan bir sporcu gibi tekliyor, öksürüyor ve ritimden düşüyor. Özellikle soğuk havalarda mazotun akışkanlığı biraz daha azaldığı için, tıkanmış bir filtrenin yarattığı engel çok daha bariz bir şekilde hissedilir hale gelir. Düzenli bakım zamanını geçirdiğimizde aslında arabaya değil, doğrudan kendi konforumuzla birlikte cebimize de zarar vermiş oluyoruz.
Kompresyon kaçağı dediğimiz hadise, yani silindirlerin içindeki o muazzam sıkıştırma gücünün bir şekilde dışarı sızması, motorun rölantide resmen can çekişmesine yol açar. Piston segmanlarının aşınması veya subapların tam kapanmaması neticesinde, o silindirde hedeflenen patlama gücü elde edilemez. Diğer silindirler tam güçle dönerken, gücü düşen o tek silindir sırası geldiğinde motorun devrini aşağı çeker ve o anlık duraksama bize tekleme olarak geri döner. Yüksek devirlerde ivmelenmenin etkisiyle pek hissedilmeyen bu zafiyet, araba durduğu yerde kendi halinde çalışırken tüm çıplaklığıyla kendini ele verir. Hani bazen motorun sesini dinlerken bir boşluk hissedersiniz ya, işte tam olarak o silindirin görevini yapamadığı andır o.