Yusuf Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Gaza basıyorsunuz, devir saati şöyle bir kalkar gibi oluyor ama araba sanki arkadan devasa bir halatla bir yere bağlanmışçasına ileri gitmek istemiyor, işte o an insanın canı gerçekten sıkılıyor. Yıllarca sahada haber peşinde koşarken otomotiv ustalarıyla az çay içip az sohben etmedim, bu dizel makinelerin dilinden anlamak aslında bir bakıma insanın kendi psikolojisini okumasına benziyor. Yakıt sistemindeki o küçücük bir hava kabarcığı ya da kalitesiz bir motinden kalan tortu, binlerce barlık yüksek basınç altında çalışan enjektörlerin püskürtme haritasını altüst etmeye yetip de artıyor bile. Yani demem o ki, motora yeterince yakıt gitmediğinde o eski performansını beklemeniz sadece kendinizi kandırmanız anlamına gelir, araba resmen ciğerleri sıkışmış gibi nefessiz kalır... Enjektörlerin uçlarındaki mikro deliklerin tıkalı olması veya mazot pompasının ihtiyaç duyulan o muazzam basıncı üretememesi durumu, tam da gaza yüklendiğinizde aracın sizi koltuğa yapıştırması gereken o kritik saniyelerde boşa düşmenize yol açar.
Turboşarj denilen o muazzam mühendislik harikası parça aslında motorun tam anlamıyla soluk borusudur ve orada yaşanacak en ufak bir kaçak bütün keyfinizi kaçırmaya yeter. Geçenlerde bir gazeteci dostumun başına geldi, Otobanda giderken aniden gelen o güç kesintisi ve arkadan gelen ıslık sesine benzeyen o garip fısıltı... Turbodan çıkan o sıcak havanın motora girmeden önce soğutulduğu intercooler hortumunda oluşan kılcal bir çatlak bile, havanın dışarı kaçmasına ve silindirlere eksik oksijen girmesine sebebiyet veriyor. E hal böyle olunca motor beyni yakıt hava karışımını ayarlayamıyor, aracı hemen koruma moduna alıyor ki daha büyük bir felaket yaşanmasın. Bir bakmışsınız 130 beygirlik o güçlü dizel canavar bir anda 50 beygirlik derme çatma bir arabaya dönüşüvermiş, üstelik gösterge panelinde o ürkütücü arıza lambası da cabası.
Dizel partikül filtresi denilen meret şehir içi kısa mesafe kullanımlarında tam bir baş belasına dönüşebiliyor, siz hiç dolup taşmış bir egzozun arabayı nasıl boğduğuna şahit oldunuz mu? İğneden ipliğe her şeyi yakıp dışarı atmaya çalışan bu sistem, kurumla dolup tıkandığında motor egzoz gazını dışarı atamaz hale geliyor ve kendi ürettiği gazın basıncıyla adeta felç kalıyor. Araba resmen nefes alamıyor dostlar, egzozdan çıkamayan o sıcak gaz silindirlerin içinde sıkışıp kalınca arabanın çekişi bir anda sıfıra yaklaşıyor. Uzun yola çıkıp arabayı yüksek devirde biraz bağırtarak o kurumu yakmasını sağlamadıysanız eğer, servisin yolunu tutup filtre temizliği yaptırmaktan başka çareniz kalmıyor maalesef...
Hava akış metresi, yani sanayideki ustaların tabiriyle MAF sensörü, motora giren havanın miktarını ve yoğunluğunu anlık olarak ölçen o hassas kuyumcu terazisi gibidir aslında. Bazen hava filtresini zamanında değiştirmediğimizde ya da kalitesiz bir filtre kullandığımızda, dışarıdan gelen o toz partikülleri gidip bu sensörün üzerindeki incecik filçeye yapışıyor ve parçayı kör ediyor. Sensör motora ne kadar hava girdiğini yanlış okumaya başladığında, motor kontrol ünitesi de ne kadar yakıt püskürteceğini bilemez hale gelir; sonuç ise anlamsız silkintiler, gaza basınca tepkisizlik ve aniden dökülen bir motor gücü... İnanın bana, bazen binlerce liralık masraf çıkaracak sanılan o büyük arızaların altından sadece sprey temizliğiyle kurtarılabilecek minicik bir sensör kirliliği çıkabiliyor.
EGR valfi kirlenip açık kaldığında ne oluyor biliyor musunuz, egzoz gazı sürekli olarak tekrar yanma odasına doluyor ve motor adeta kendi kirli havasını solumaya mecbur kalıyor. Yanma odasındaki oksijen miktarı düşüp dururken siz gaza ne kadar basarsanız basın, motor o temiz havaya ulaşamadığı için yakıtı verimli yakamıyor ve araç bir anda ivmelenmeyi kesiveriyor. Kurum bağlamış bir EGR'nin motoru nasıl hantallaştırdığını, gaza yüklendiğinizde arkada bıraktığınız o simsiyah duman perdesinden çok rahat anlayabilirsiniz zaten. Sanayideki tecrübeli ustaların dükkanında saatlerce oturup o sökülen parçalardaki katranlaşmayı gözlerimle gördüğümden beri, belirli aralıklarla otobana çıkıp arabayı şöyle bir havalandırmayı alışkanlık haline getirdim.
Turboşarj denilen o muazzam mühendislik harikası parça aslında motorun tam anlamıyla soluk borusudur ve orada yaşanacak en ufak bir kaçak bütün keyfinizi kaçırmaya yeter. Geçenlerde bir gazeteci dostumun başına geldi, Otobanda giderken aniden gelen o güç kesintisi ve arkadan gelen ıslık sesine benzeyen o garip fısıltı... Turbodan çıkan o sıcak havanın motora girmeden önce soğutulduğu intercooler hortumunda oluşan kılcal bir çatlak bile, havanın dışarı kaçmasına ve silindirlere eksik oksijen girmesine sebebiyet veriyor. E hal böyle olunca motor beyni yakıt hava karışımını ayarlayamıyor, aracı hemen koruma moduna alıyor ki daha büyük bir felaket yaşanmasın. Bir bakmışsınız 130 beygirlik o güçlü dizel canavar bir anda 50 beygirlik derme çatma bir arabaya dönüşüvermiş, üstelik gösterge panelinde o ürkütücü arıza lambası da cabası.
Dizel partikül filtresi denilen meret şehir içi kısa mesafe kullanımlarında tam bir baş belasına dönüşebiliyor, siz hiç dolup taşmış bir egzozun arabayı nasıl boğduğuna şahit oldunuz mu? İğneden ipliğe her şeyi yakıp dışarı atmaya çalışan bu sistem, kurumla dolup tıkandığında motor egzoz gazını dışarı atamaz hale geliyor ve kendi ürettiği gazın basıncıyla adeta felç kalıyor. Araba resmen nefes alamıyor dostlar, egzozdan çıkamayan o sıcak gaz silindirlerin içinde sıkışıp kalınca arabanın çekişi bir anda sıfıra yaklaşıyor. Uzun yola çıkıp arabayı yüksek devirde biraz bağırtarak o kurumu yakmasını sağlamadıysanız eğer, servisin yolunu tutup filtre temizliği yaptırmaktan başka çareniz kalmıyor maalesef...
Hava akış metresi, yani sanayideki ustaların tabiriyle MAF sensörü, motora giren havanın miktarını ve yoğunluğunu anlık olarak ölçen o hassas kuyumcu terazisi gibidir aslında. Bazen hava filtresini zamanında değiştirmediğimizde ya da kalitesiz bir filtre kullandığımızda, dışarıdan gelen o toz partikülleri gidip bu sensörün üzerindeki incecik filçeye yapışıyor ve parçayı kör ediyor. Sensör motora ne kadar hava girdiğini yanlış okumaya başladığında, motor kontrol ünitesi de ne kadar yakıt püskürteceğini bilemez hale gelir; sonuç ise anlamsız silkintiler, gaza basınca tepkisizlik ve aniden dökülen bir motor gücü... İnanın bana, bazen binlerce liralık masraf çıkaracak sanılan o büyük arızaların altından sadece sprey temizliğiyle kurtarılabilecek minicik bir sensör kirliliği çıkabiliyor.
EGR valfi kirlenip açık kaldığında ne oluyor biliyor musunuz, egzoz gazı sürekli olarak tekrar yanma odasına doluyor ve motor adeta kendi kirli havasını solumaya mecbur kalıyor. Yanma odasındaki oksijen miktarı düşüp dururken siz gaza ne kadar basarsanız basın, motor o temiz havaya ulaşamadığı için yakıtı verimli yakamıyor ve araç bir anda ivmelenmeyi kesiveriyor. Kurum bağlamış bir EGR'nin motoru nasıl hantallaştırdığını, gaza yüklendiğinizde arkada bıraktığınız o simsiyah duman perdesinden çok rahat anlayabilirsiniz zaten. Sanayideki tecrübeli ustaların dükkanında saatlerce oturup o sökülen parçalardaki katranlaşmayı gözlerimle gördüğümden beri, belirli aralıklarla otobana çıkıp arabayı şöyle bir havalandırmayı alışkanlık haline getirdim.