Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarını yollarda, direksiyon başında ve haber peşinde koşturarak geçirmiş biri olarak söyleyebilirim ki, otomobil dediğimiz makine aslında bizim ruh halimizi silent bir şekilde yansıtan sadık bir aynadır. Suzuki gibi köklü vekarıyla bilinen bir markanın direksiyonuna geçtiğinizde, o Japon mühendisliğinin size hissettirdiği güven duygusu neredeyse başka hiçbir şeyde yoktur; ancak zaman akar, yollar aşınır ve balatalar ile diskler aralarındaki o sessiz anlaşmayı yavaşça bozmaya başlar. Fren sisteminin kalbi sayılan disklerin ömrünü tamamlamaya yaklaştığı o anları fark etmek, inanın insanı hem şaşırtır hem de hafifçe hüzünlendirir.
Direksiyonu hafifçe sağa veya sola kırdığınızda parmak ucunuzda ya da ayak tabanınızda o ince, inceden sızlanan titreşimi hissettiniz mi hiç? İşte o his, çeliğin yorgunluğudur ve disk yüzeyinin artık homojenliğini kaybetmiş olduğunun en net itirafıdır. Yıllar önce bir dağ yolunda, yağmurun yeni tenhalaştırdığı asfaltın üzerinde tam da bu titreşimi duymazdan gelmenin ne pahalıya mal olabileceğini bizzat tecrübe etmiştim; insan o an anlıyor ki metal bizimle konuşur, yeter ki kulak vermeyi bilelim...
Kilometreler devrildikçe fren disklerinin üzerinde mikro düzeyde çizikler, ısı farkından doğan dalgalanmalar ve kaçınılmaz bir incelme meydana gelir, nitekim bu fizik kurallarının bizzat ta kendisidir. Şehir içi dur-kalk trafiğinde balatanın diske uyguladığı o sürekli baskı, demir külçesinin zamanla nefessiz kalmasına yol açar ve fren pedalına bastığınızda o kabus gibi esneme hissi ortaya çıkar. Hani içten içe "acaba balata mı bitti yoksa disk mi eğrildi" diye sormaya başladığınız o an var ya, işte o an arabanızın size acil bir bakım randevusu hatırlatma biçimidir.
Disklerin ömrünü uzatmak elbette bizim elimizdedir; uzun yolda giderken ani su birikintilerine girmemek, henüz akkor halindeki frenleri ani bir tazyikli suyla yıkatmamak bu işin demirbaş kuralıdır aslında. Ne var ki ustaların "taşlama kurtarır" dediği o ince çizgi ile "değişmesi şart" dediği o güvenlik sınırı birbirine öyle karıştırılır ki, bazen gereksiz masraflarla bazen de çok daha büyük tehlikelerle burun buruna gelebiliriz. Safir gibi parlayan o yeni disklerin tekerleğe monte edildiği andaki o ilk sessiz duruş hissi, insanın içindeki bütün o yol yorgunluğunu silip süpürmeye yeter de artar bile...
Direksiyonu hafifçe sağa veya sola kırdığınızda parmak ucunuzda ya da ayak tabanınızda o ince, inceden sızlanan titreşimi hissettiniz mi hiç? İşte o his, çeliğin yorgunluğudur ve disk yüzeyinin artık homojenliğini kaybetmiş olduğunun en net itirafıdır. Yıllar önce bir dağ yolunda, yağmurun yeni tenhalaştırdığı asfaltın üzerinde tam da bu titreşimi duymazdan gelmenin ne pahalıya mal olabileceğini bizzat tecrübe etmiştim; insan o an anlıyor ki metal bizimle konuşur, yeter ki kulak vermeyi bilelim...
Kilometreler devrildikçe fren disklerinin üzerinde mikro düzeyde çizikler, ısı farkından doğan dalgalanmalar ve kaçınılmaz bir incelme meydana gelir, nitekim bu fizik kurallarının bizzat ta kendisidir. Şehir içi dur-kalk trafiğinde balatanın diske uyguladığı o sürekli baskı, demir külçesinin zamanla nefessiz kalmasına yol açar ve fren pedalına bastığınızda o kabus gibi esneme hissi ortaya çıkar. Hani içten içe "acaba balata mı bitti yoksa disk mi eğrildi" diye sormaya başladığınız o an var ya, işte o an arabanızın size acil bir bakım randevusu hatırlatma biçimidir.
Disklerin ömrünü uzatmak elbette bizim elimizdedir; uzun yolda giderken ani su birikintilerine girmemek, henüz akkor halindeki frenleri ani bir tazyikli suyla yıkatmamak bu işin demirbaş kuralıdır aslında. Ne var ki ustaların "taşlama kurtarır" dediği o ince çizgi ile "değişmesi şart" dediği o güvenlik sınırı birbirine öyle karıştırılır ki, bazen gereksiz masraflarla bazen de çok daha büyük tehlikelerle burun buruna gelebiliriz. Safir gibi parlayan o yeni disklerin tekerleğe monte edildiği andaki o ilk sessiz duruş hissi, insanın içindeki bütün o yol yorgunluğunu silip süpürmeye yeter de artar bile...