Mehmet Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Şiddetli yağışların ardından sokakların ne hale geldiğini pencereden izlemekle o suyun evin etrafını sarmaya başladığı anı yaşamak arasında dağlar kadar fark var... Toprak doymuş, beton artık suyu çekemiyor ve her şey yavaşça o kahverengi dalganın altında kalmaya başlıyor işte o dakikalarda asıl tehlike dışarıda değil duvarların içinde sessizce bekliyor. Elektrik hatları suyla temas ettiği an görünmeyen bir saatli bomba gibi çalışmaya başlar, kimse bunu ilk anda fark etmez çünkü öncelik hep eşyaları kurtarmaktır... Prizlerden gelen o hafif cızırtı sesi aslında sistemin imdat çığlığıdır ama gürültüde kimse duymaz.
Altyapı denilen o karmaşık mühendislik harikası ne yazık ki doğanın öfkesi karşısında bazen sadece kağıt üstünde kalıyor... Su seviyesi trafo binalarının tabanına ulaştığında şehirlerin kalbine giden o görünmez damarlar teker teker tıkanmaya başlar. Ne kadar beton dökersen dök, doğa kendi yolunu bulur ve o su o kabloların arasına sızmak için delik aramaz, zaten bulur... Şehir merkezindeki ana dağıtım panolarının sular altında kalması demek mahallelerin günlerce karanlığa gömülmesi demekten çok daha fazlasıdır, ortada ciddi bir can pazarı vardır.
Binaların zemin katlarında yaşayanlar için suyun çekilmesi asla bitiş çizgisi değildir, asıl kabus balçık temizlendikten sonra başlar... Duvarların içine kadar yürüyen nem, priz kasalarının içinde saatlerce hatta günlerce sessizce bekler ve ilk şalteri kaldırdığınızda o patlama sesi her şeyi özetler... Sigortaların atmaması bir başarı değil, sistemin artık kontrolü kaybettiğinin en net göstergesidir... Neden kimse bu tesisatların sudan çıktıktan hemen sonra kurutulmadan çalıştırılamayacağını anlamak istemez ki?
Bir arıza ekibinin çamurlu çizmeleriyle o karanlık bodrumlara inişini izlemek eski bir dram filmini seyretmek gibi gelir insana... Ellerindeki o eski tip ölçü aletlerinin yeşil ışığıyla kabloları kontrol edişleri adeta mayın tarlasında yürümek gibidir, bir yanlış hareket her şeyi bitirebilir... Sokak lambalarının altındaki su birikintilerinden yansıyan o sarı ışık aslında ne kadar büyük bir riskin üstünde yüründüğümüzü hatırlatır bize... Kimseye güvenmeyin derken mahalle elektrikçisini kastetmiyorum tabiki, sistemin kendisi o kadar yorgun ki artık ufak bir darbeyi bile kaldıramıyor.
Her su baskınından sonra aynı sahneleri tekrar tekrar izlemek insanı gerçekten yoruyor... Belediyeler logarları temizler, elektrik şirketleri direkleri baştan diker ama evimizin içindeki o küçük sigorta kutusu hep bizim elimizde kalır. Belki de biraz durup beklemeyi öğrenmek gerekiyor, su çekildi diye her şey hemen normale dönmez çünkü kablolar da bizim gibi nefes almak ister... Prizlere bakarken aslında sadece plastiğe değil, arkasındaki o devasa ve tehlikeli ağa baktığımızı hiç unutmamalıyız...
Altyapı denilen o karmaşık mühendislik harikası ne yazık ki doğanın öfkesi karşısında bazen sadece kağıt üstünde kalıyor... Su seviyesi trafo binalarının tabanına ulaştığında şehirlerin kalbine giden o görünmez damarlar teker teker tıkanmaya başlar. Ne kadar beton dökersen dök, doğa kendi yolunu bulur ve o su o kabloların arasına sızmak için delik aramaz, zaten bulur... Şehir merkezindeki ana dağıtım panolarının sular altında kalması demek mahallelerin günlerce karanlığa gömülmesi demekten çok daha fazlasıdır, ortada ciddi bir can pazarı vardır.
Binaların zemin katlarında yaşayanlar için suyun çekilmesi asla bitiş çizgisi değildir, asıl kabus balçık temizlendikten sonra başlar... Duvarların içine kadar yürüyen nem, priz kasalarının içinde saatlerce hatta günlerce sessizce bekler ve ilk şalteri kaldırdığınızda o patlama sesi her şeyi özetler... Sigortaların atmaması bir başarı değil, sistemin artık kontrolü kaybettiğinin en net göstergesidir... Neden kimse bu tesisatların sudan çıktıktan hemen sonra kurutulmadan çalıştırılamayacağını anlamak istemez ki?
Bir arıza ekibinin çamurlu çizmeleriyle o karanlık bodrumlara inişini izlemek eski bir dram filmini seyretmek gibi gelir insana... Ellerindeki o eski tip ölçü aletlerinin yeşil ışığıyla kabloları kontrol edişleri adeta mayın tarlasında yürümek gibidir, bir yanlış hareket her şeyi bitirebilir... Sokak lambalarının altındaki su birikintilerinden yansıyan o sarı ışık aslında ne kadar büyük bir riskin üstünde yüründüğümüzü hatırlatır bize... Kimseye güvenmeyin derken mahalle elektrikçisini kastetmiyorum tabiki, sistemin kendisi o kadar yorgun ki artık ufak bir darbeyi bile kaldıramıyor.
Her su baskınından sonra aynı sahneleri tekrar tekrar izlemek insanı gerçekten yoruyor... Belediyeler logarları temizler, elektrik şirketleri direkleri baştan diker ama evimizin içindeki o küçük sigorta kutusu hep bizim elimizde kalır. Belki de biraz durup beklemeyi öğrenmek gerekiyor, su çekildi diye her şey hemen normale dönmez çünkü kablolar da bizim gibi nefes almak ister... Prizlere bakarken aslında sadece plastiğe değil, arkasındaki o devasa ve tehlikeli ağa baktığımızı hiç unutmamalıyız...