Erem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen salı mutfakta sadece bir bardak su doldururken birdenbire gözlerimden yaşlar boşanmaya başladı; ortada ne kırılan bir kalp vardı ne de kötü bir haber. İnsan bazen böyle durup dururken, kelimenin tam anlamıyla "yok yere" hüngür hüngür ağlamaya başlıyor işte. Hani derler ya, bardağı taşıran son damla diye, vücut aslında o an o ufacık bardağa değil, aylardır biriken o devasa baraja tepki veriyor. Beynimizin içindeki o küçük duygusal şef, yani amigdala, bir süre sonra "benden bu kadar" deyip istifayı basıyor resmen. Yaşadığımız o ani patlamalar aslında bir zayıflık göstergesi falan değil, tamamen aşırı yüklenmiş bir sinir sisteminin kendi kendini resetleme, yani fabrika ayarlarına dönme çabası.
İşin biyolojik kısmına bakarsak, gözyaşının kimyası bile normal zamanlardakinden çok farklı çıkıyor bu krizlerde. Laboratuvarda incelemişler abi, hüzünle akan o yaşların içinde resmen stres hormonları ve toksinler cirit atıyor. Vücut o an ne yapıyor biliyor musunuz, resmen kendi içindeki zeri dışarı fırlatıyor. Ağlayıp rahatlamak diye bir şey var vallahi, uydurma değil yani; çünkü o esnada salgılanan endorfin ve oksitosin hormonları bildiğin doğal ağrı kesici görevi görüyor. Ruhun acısını beden kimyayla hafifletmeye çalışıyor, o yüzden o kriz bittiğinde üstümüzden bir kamyon yük kalkmış gibi hafiflemiş hissediyoruz.
Gece yarısı aniden gelen o hıçkırıkların arkasında bazen günlerce, hatta haftalarca uykusuz kalmış bir bedenin feryadı yatabiliyor. Kronik yorgunluk dediğimiz o sinsi düşman, insanın duygu kontrol mekanizmasını öyle bir aşındırıyor ki... Hani bazen bir şeye hem gülüp hem ağlarsınız ya, işte o nörolojik dengenin altüst olduğu an tam olarak bu tükenmişlik anıdır. Uykuyu hafife almamak lazım, çünkü beyin dinlenemediğinde en ufak bir pürüzü devasa bir felaket gibi algılamaya programlıyor kendini. Kendinize hiç vakit ayırmadığınızda, o bastırılan her şey bir gün mutlaka dışarı çıkmanın bir yolunu buluyor.
Büyük bir kaybın, ani bir ayrılığın ya da hayatı kökten değiştiren bir şokun ardından gelen o bitmek bilmeyen ağlama nöbetleri aslında ruhun iyileşme sürecinin ilk adımıdır. Yas tutmak, o acıyı sindirmek öyle lineer, dümdüz ilerleyen bir süreç değil ki; bugün iyiyim dersin, yarın bir şarkı çalar ve yine en başa dönersin. İnsan bazen sadece acı çekmeye izin vermediği için, güçlü görünmeye çalıştığı için o krizlerin kucağına düşüyor. Bırakın o yaşlar aksın, içinizdeki o fırtına kopsun ki arkasından hava durulsun, güneş yeniden açabilsin... Zaten duyguları halının altına süpürmek hiçbir zaman işe yaramamıştır, sadece o halının altındaki tozu büyüterek eninde sonunda ayağımızın takılmasına sebep olur.
Hormonların o amansız dalgalanmaları, özellikle kadınların hayatının belirli dönemlerinde resmen bir duygu hız trenine bindiriyor insanı. Tiroid bezinin az çalışması ya da serotonin seviyesindeki o ani düşüşler, durduk yere gelen o ağlama isteğinin baş mimarı olabiliyor bazen. Durup dururken "ben niye böyleyim" diye kendinizi hırpalamadan önce belki de bir kan tahlili yaptırmak, bedenin biyolojik çığlığına kulak vermek gerekiyor. Eğer bu krizler artık günlük hayatın akışını bozuyor, yataktan kalkmanıza engel oluyorsa, ortada bir depresyon ya da anksiyete sinyali olabilir. Bir uzmandan destek almak, o düğümlenmiş duyguları tek tek çözmek için atılacak en sağlıklı, en mantıklı adımdır aslında.
İşin biyolojik kısmına bakarsak, gözyaşının kimyası bile normal zamanlardakinden çok farklı çıkıyor bu krizlerde. Laboratuvarda incelemişler abi, hüzünle akan o yaşların içinde resmen stres hormonları ve toksinler cirit atıyor. Vücut o an ne yapıyor biliyor musunuz, resmen kendi içindeki zeri dışarı fırlatıyor. Ağlayıp rahatlamak diye bir şey var vallahi, uydurma değil yani; çünkü o esnada salgılanan endorfin ve oksitosin hormonları bildiğin doğal ağrı kesici görevi görüyor. Ruhun acısını beden kimyayla hafifletmeye çalışıyor, o yüzden o kriz bittiğinde üstümüzden bir kamyon yük kalkmış gibi hafiflemiş hissediyoruz.
Gece yarısı aniden gelen o hıçkırıkların arkasında bazen günlerce, hatta haftalarca uykusuz kalmış bir bedenin feryadı yatabiliyor. Kronik yorgunluk dediğimiz o sinsi düşman, insanın duygu kontrol mekanizmasını öyle bir aşındırıyor ki... Hani bazen bir şeye hem gülüp hem ağlarsınız ya, işte o nörolojik dengenin altüst olduğu an tam olarak bu tükenmişlik anıdır. Uykuyu hafife almamak lazım, çünkü beyin dinlenemediğinde en ufak bir pürüzü devasa bir felaket gibi algılamaya programlıyor kendini. Kendinize hiç vakit ayırmadığınızda, o bastırılan her şey bir gün mutlaka dışarı çıkmanın bir yolunu buluyor.
Büyük bir kaybın, ani bir ayrılığın ya da hayatı kökten değiştiren bir şokun ardından gelen o bitmek bilmeyen ağlama nöbetleri aslında ruhun iyileşme sürecinin ilk adımıdır. Yas tutmak, o acıyı sindirmek öyle lineer, dümdüz ilerleyen bir süreç değil ki; bugün iyiyim dersin, yarın bir şarkı çalar ve yine en başa dönersin. İnsan bazen sadece acı çekmeye izin vermediği için, güçlü görünmeye çalıştığı için o krizlerin kucağına düşüyor. Bırakın o yaşlar aksın, içinizdeki o fırtına kopsun ki arkasından hava durulsun, güneş yeniden açabilsin... Zaten duyguları halının altına süpürmek hiçbir zaman işe yaramamıştır, sadece o halının altındaki tozu büyüterek eninde sonunda ayağımızın takılmasına sebep olur.
Hormonların o amansız dalgalanmaları, özellikle kadınların hayatının belirli dönemlerinde resmen bir duygu hız trenine bindiriyor insanı. Tiroid bezinin az çalışması ya da serotonin seviyesindeki o ani düşüşler, durduk yere gelen o ağlama isteğinin baş mimarı olabiliyor bazen. Durup dururken "ben niye böyleyim" diye kendinizi hırpalamadan önce belki de bir kan tahlili yaptırmak, bedenin biyolojik çığlığına kulak vermek gerekiyor. Eğer bu krizler artık günlük hayatın akışını bozuyor, yataktan kalkmanıza engel oluyorsa, ortada bir depresyon ya da anksiyete sinyali olabilir. Bir uzmandan destek almak, o düğümlenmiş duyguları tek tek çözmek için atılacak en sağlıklı, en mantıklı adımdır aslında.