Radyatör Fan Sigortası Arızası Belirtileri

Radyatör Fan Sigortası Arızası Belirtileri

Ayhan Usta

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
15 Haz 2026
Mesajlar
588
Tepkime puanı
0
Ayhan Usta
Mutfaktan yükselen o cızır cızır sesler, akşam üstü sokaklara yayılan o tanıdık kokular yok mu, hani insanı çocukluğuna, o pazar sofralarına alıp götüren... İşte tam da orada, o dumanı üstünde tabağın karşısında hepimiz aynı çelişkiye düşüyoruz aslında. Bir yanda cömertliğiyle, o derin, zengin lezzetiyle kanımızı canlandıran, damağımızda unutulmaz izler bırakan o al kırmızı doku; diğer yanda sadeliğiyle, hafifliğiyle içimizi ferahlatan, bizi hiç yormayan o bembeyaz, narin lezzet. Hangisi bizi daha çok korur, hangisi ömrümüze ömür katar söylesenize? Bir bilseniz içimizdeki o bitmeyen kavgayı; kalbimiz başka söyler, mantığımız başka fısıldar durur kulağımıza... Bazen sırf o derin kırmızı lezzet için tefekkür ederiz de, hemen ardından gelen o garip suçluluk duygusu yok mu abi, vallahi billahi insanı yiyip bitiriyor. Bir türlü karar veremeyiz hangisine sığınacağımıza, hangisinden şifa umacağımıza.

Kanımızın çekildiği, dizlerimizin dermanının tükendiği o yorgun akşam günlerinde hangimiz koşmadık ki o koyu kırmızılığın şefkatine? İçindeki o demir, o can suyu gibi damarlarımıza sızan B12 vitamini olmasa nasıl ayakta kalırdı bu bedenler, nasıl göğüs gererdik bu hayatın ağır yüküne... Ama işte, her güzel şeyin bir bedeli var derler ya, hani şu gizliden gizliye damarlarımızı dolduran, kalbimize sinsi bir yük bindiren o doymuş yağlar... İnsan korkuyor be kardeşim, sırf lezzete kanıp da o emektar kalbi yarı yolda bırakmaktan öyle bir çekiniyoruz ki... Yine de o tabaktaki kırmızının bize verdiği o güç, o tarif edilmez doyum hissi başka nerede var ki şu fani dünyada? Bazen sırf o güç için göze alıyoruz her şeyi, bazen de korkup tabağın kenarına itiyoruz çaresizce...

Sonra dönüp bakıyoruz o kar beyazı lezzete; hani şu içimizi hiç kıymayan, midemize pamuk gibi dokunan, yedikçe hafiflediğimizi hissettiren o mütevazı berekete. Kolesterolü az olsun, kalbimizi yormasın, akşam başımızı yastığa koyduğumuzda bize o ağır pişmanlıkları yaşatmasın diye kaç kez sığındık onun o sessiz, gösterişsiz şifasına... Proteinse protein, hafiflikse hafiflik; ama işte bazen de o derinlik, o canlandırıcı dokunuş eksik kalıyor sanki tabağımızda. İnsan bazen sadece doymak istemez ki; ruhu da doymak ister, kanı da tutuşsun ister. Yine de o bembeyaz dokunun insanı hiç üzmeyen, o yormayan sadeliği yok mu... Hakikaten kalbin en yakın dostu, en sadık sırdaşı gibi duruyor masamızda.

Peki biz neyin peşindeyiz Allah aşkına, hiç düşündük mü şu tabağımızın karşında geçirip gittiğimiz ömrü? Biri bize o eski, gürbüz günlerin gücünü ve kuvvetini vaat ederken, diğeri yorulmuş bedenimize huzur ve hafiflik vaat ediyor aslında. Belki de bütün mesele o dengede, o hassas terazide gizlidir; ne kırmızının o heybetli lezzetinden tamamen vazgeçmek, ne de beyazın o şifalı hafifliğini hafife almak... Birini haftada bir iki gün o özlemle bağrımıza basıp, diğer günlerde o hafifliğe teslim olmak... Ah bir başarabilsek o dengeyi tutturmayı, bir dinleyebilsek şu bedenimizin ne zaman neye çığlık attığını... İşte o zaman anlayacağız belki de hangisinin bize daha iyi geldiğini, ruhumuza hangisinin dokunduğunu...
 
Geri