Olgun Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sürücü koltuğuna geçip kontak anahtarını çevirdiğinizde o Fransız mühendisliğinin getirdiği tatlı yumuşaklığı hissetmek istersiniz ama sokak arasındaki ilk tümsekten geçerken alttan gelen o boğuk takırtı... İşte tam o an zihninizin bir köşesinde çanlar çalmaya başlar. Peugeot sahiplerinin pek çoğunun hayatının bir döneminde mutlaka karşılaştığı bu amansız lokurtu sesi, aslında otomobilin size yürüyen aksam üzerinden fısıldadığı küçük bir yardım çağrısından başka bir şey değildir. Yıllarca gazete köşelerinde otomobil sayfaları hazırlarken de direksiyon başında binlerce kilometre devirirken de hep aynı şeye şahit oldum; bu araçların sürüş keyfi ne kadar yüksekse, süspansiyon sistemleri de bir o kadar hassas bir teraziye sahiptir. Bir sabah işe giderken asfalttaki minik bir çukura düşersiniz ve o günden sonra artık radyonun sesini biraz daha açmaya başlarsınız sırf alt taraftan gelen o ritmik sesi duymamak için...
Amortisör dediğimiz meret öyle birdenbire, bir gecede Pes etmez genellikle. Yavaş yavaş, alıştırma yaparak, tabiri caizse için için erir. Önce virajlara girerken arabanın arkasının veya burnunun eskisi gibi yolu tutmadığını, hafifçe salındığını hissedersiniz. Hani o eski dik duruş, o keskin direksiyon tepkileri yerini daha jölemsi, daha kararsız bir süzülüşe bırakır ya... İşte orada yağ kaçırmaya başlamıştır bile o silindirler. Yağ sızdıran bir amortisörün gazı kaçmış soda gibi hiçbir albenisi kalmaz, yoldaki en ufak pürüzü bile doğrudan belinize, omuriliğinize iletmeye başlar. Hatta bazen kule takozları öyle bir yıpranır ki direksiyonu çevirirken bile gıcırtıyla karışık metalik bir dirençle karşılaşırsınız.
Direksiyonu hafifçe sağa kırdığınızda gelen o garip gıcırtının sebebini sadece amortisörün patlamış olmasına bağlamak ne kadar doğru olabilir? Bazen asıl suçlu amortisörün kendisi değil, onun tepesinde sessiz sedasız görev yapan o küçücük takozlar veya rulmanlardır. Peugeot modellerinde özellikle ön süspansiyon geometrisi, konfor ile yol tutuşu arasında çok ince bir çizgide yürür. Bu denge bozulduğu an, çukurlardan geçerken sanki arabanın alt tarafında boşta kalan bir şeyler varmış da birbirine vuruyormuş gibi hissedersiniz. Sanayideki ustanın "Ağabey bunun daha gideri var" demesine pek kulak asmamak lazım böyle zamanlarda. Çünkü aşınan bir amortisör sadece sizin konforunuzu çalmaz, fren mesafesini hiç beklemediğiniz anlarda tehlikeli biçimde uzatır, lastiklerinizi dengesiz biçimde içten ya da dıştan yer bitirir.
Peki, ustaya gitmeden önce kendi kendinize bir teşhis koymak çok mu zor? Arabayı güvenli bir yere çekip çamurluğun üstünden var gücünüzle aşağı doğru bastırıp bıraktığınızda o gövde bir kere yukarı kalkıp hemen sabitlenmiyorsa, beşik gibi sallanmaya devam ediyorsa... Anlayın ki o amortisör artık miyadını doldurmuştur. Hatta sadece sallantı da değil, lastiklerin sırtına elinizi şöyle bir gezdirdiğinizde dalgalı bir aşınma hissediyorsanız sorun yine aynı kapıya çıkar. Bazen insan kendi aracını o kadar iyi tanır ki en ufak bir ses değişiminde bile ters giden bir şeyler olduğunu anlar. Yine de sırf bütçeyi zorlamamak adına bu değişimi ertelemek, ileride daha büyük rot, salıncak veya rotil masraflarıyla baş başa kalmaktan başka bir işe yaramaz.
Yedek parça seçimi konusuna geldiğimizde ise işler biraz daha çetrefilli bir hal alıyor sanırım. Piyasada orijinal parça adı altında satılan o kadar çok yan sanayi veya kalitesiz ürün var ki... Peugeot gibi hafif ve esnek şasiye sahip araçlara sert, uyumsuz bir amortisör taktığınızda o çok sevdiğiniz yumuşacık sürüş hissiyatı bir anda kütüklükten hallice bir hale bürünebilir. Fransız araçları süspansiyon sertliği konusunda oldukça seçicidir, bu yüzden bütçeyi biraz zorlayıp orijinal veya fabrikasyon değerlere en yakın bilindik markaları tercih etmek en mantıklı yoldur. Tek tarafı değiştirip diğerini eski bırakmak gibi bir hataya da düşmemek gerekir elbette. Birbiriyle aynı yaşta olmayan iki amortisör, arabanın dengesini tamamen altüst eder; dengesiz basan bir otomobil ise virajda hiç ummadığınız anlarda arkasını bırakıverir.
Nihayetinde otomobil kullanmak bir tür hissetme sanatıdır ve aracınızın altından gelen seslere kulak tıkamak uzun vadede sadece cebinize değil, sürüş zevkinize de darbe vurur. Bir akşamüstü direksiyonun başına geçip pürüzsüzce akıp gitmek varken, her çukurda irkilmek, arabaya acıyarak binmek gerçekten çekilecek çile değil. Aracınızın bakımını zamanında yaptırmak, o lokurtuları ilk duyduğunuzda ertelemeden bir uzmana göstermek size hem güvenli bir yolculuk sunar hem de aracınızla aranızdaki o görünmez bağı taze tutar. Yollar zaten yeterince bozuk, en azından kendi kabinimizi bir huzur vahasına dönüştürmek bizim elimizde...
Amortisör dediğimiz meret öyle birdenbire, bir gecede Pes etmez genellikle. Yavaş yavaş, alıştırma yaparak, tabiri caizse için için erir. Önce virajlara girerken arabanın arkasının veya burnunun eskisi gibi yolu tutmadığını, hafifçe salındığını hissedersiniz. Hani o eski dik duruş, o keskin direksiyon tepkileri yerini daha jölemsi, daha kararsız bir süzülüşe bırakır ya... İşte orada yağ kaçırmaya başlamıştır bile o silindirler. Yağ sızdıran bir amortisörün gazı kaçmış soda gibi hiçbir albenisi kalmaz, yoldaki en ufak pürüzü bile doğrudan belinize, omuriliğinize iletmeye başlar. Hatta bazen kule takozları öyle bir yıpranır ki direksiyonu çevirirken bile gıcırtıyla karışık metalik bir dirençle karşılaşırsınız.
Direksiyonu hafifçe sağa kırdığınızda gelen o garip gıcırtının sebebini sadece amortisörün patlamış olmasına bağlamak ne kadar doğru olabilir? Bazen asıl suçlu amortisörün kendisi değil, onun tepesinde sessiz sedasız görev yapan o küçücük takozlar veya rulmanlardır. Peugeot modellerinde özellikle ön süspansiyon geometrisi, konfor ile yol tutuşu arasında çok ince bir çizgide yürür. Bu denge bozulduğu an, çukurlardan geçerken sanki arabanın alt tarafında boşta kalan bir şeyler varmış da birbirine vuruyormuş gibi hissedersiniz. Sanayideki ustanın "Ağabey bunun daha gideri var" demesine pek kulak asmamak lazım böyle zamanlarda. Çünkü aşınan bir amortisör sadece sizin konforunuzu çalmaz, fren mesafesini hiç beklemediğiniz anlarda tehlikeli biçimde uzatır, lastiklerinizi dengesiz biçimde içten ya da dıştan yer bitirir.
Peki, ustaya gitmeden önce kendi kendinize bir teşhis koymak çok mu zor? Arabayı güvenli bir yere çekip çamurluğun üstünden var gücünüzle aşağı doğru bastırıp bıraktığınızda o gövde bir kere yukarı kalkıp hemen sabitlenmiyorsa, beşik gibi sallanmaya devam ediyorsa... Anlayın ki o amortisör artık miyadını doldurmuştur. Hatta sadece sallantı da değil, lastiklerin sırtına elinizi şöyle bir gezdirdiğinizde dalgalı bir aşınma hissediyorsanız sorun yine aynı kapıya çıkar. Bazen insan kendi aracını o kadar iyi tanır ki en ufak bir ses değişiminde bile ters giden bir şeyler olduğunu anlar. Yine de sırf bütçeyi zorlamamak adına bu değişimi ertelemek, ileride daha büyük rot, salıncak veya rotil masraflarıyla baş başa kalmaktan başka bir işe yaramaz.
Yedek parça seçimi konusuna geldiğimizde ise işler biraz daha çetrefilli bir hal alıyor sanırım. Piyasada orijinal parça adı altında satılan o kadar çok yan sanayi veya kalitesiz ürün var ki... Peugeot gibi hafif ve esnek şasiye sahip araçlara sert, uyumsuz bir amortisör taktığınızda o çok sevdiğiniz yumuşacık sürüş hissiyatı bir anda kütüklükten hallice bir hale bürünebilir. Fransız araçları süspansiyon sertliği konusunda oldukça seçicidir, bu yüzden bütçeyi biraz zorlayıp orijinal veya fabrikasyon değerlere en yakın bilindik markaları tercih etmek en mantıklı yoldur. Tek tarafı değiştirip diğerini eski bırakmak gibi bir hataya da düşmemek gerekir elbette. Birbiriyle aynı yaşta olmayan iki amortisör, arabanın dengesini tamamen altüst eder; dengesiz basan bir otomobil ise virajda hiç ummadığınız anlarda arkasını bırakıverir.
Nihayetinde otomobil kullanmak bir tür hissetme sanatıdır ve aracınızın altından gelen seslere kulak tıkamak uzun vadede sadece cebinize değil, sürüş zevkinize de darbe vurur. Bir akşamüstü direksiyonun başına geçip pürüzsüzce akıp gitmek varken, her çukurda irkilmek, arabaya acıyarak binmek gerçekten çekilecek çile değil. Aracınızın bakımını zamanında yaptırmak, o lokurtuları ilk duyduğunuzda ertelemeden bir uzmana göstermek size hem güvenli bir yolculuk sunar hem de aracınızla aranızdaki o görünmez bağı taze tutar. Yollar zaten yeterince bozuk, en azından kendi kabinimizi bir huzur vahasına dönüştürmek bizim elimizde...