Kerem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar boyunca haber peşinde koştururken insan psikolojisinin en tehlikeli anının, işler tamamen yolunda giderken birden bire patlak veren o sessiz krizler olduğunu çok iyi öğrendim; tıpkı otoyolda hızla ilerlerken Mazda’nızın gösterge panelinde o acımasız sarı lamba yandığı an gibi... Kilometrelerce, yıllarca sizi mahcup etmeyen o asil Japon mühendisliği, iş fren hidroliği basıncına ya da tekerlek hız sensörlerine geldiğinde bazen bir duvar örer önünüze ve siz o metal yığınının içinde birden bire çaresiz kalırsınız. Aslında bu arızalar öyle bir gecede kapınızı çalmaz; ufak ufak sinyaller verir, pedalın altındaki o milimetrik hissizleşmeler, abs beyninin o garip tıkırtıları hep birer ön habercidir ama biz insanoğlu, acelemizden ya da umursamazlığımızdan hep en son noktaya kadar bekleriz.
O fren pedalına bastığınızda ayağınızın altında hissettiğiniz o hafif titreme, normal şartlarda sistemin hayatta kalmanız için çabaladığının en net kanıtıdır fakat bu titreme tahta gibi sertleşmeye ya da sanki boşlukta yüzüyormuş gibi dibe çökmeye başladıysa, orada artık mühendislik sınırları aşılmış demektir. Mazdalarda kronik diyebileceğimiz ya da yaşla birlikte metal yorgunluğuna yenik düşen ABS modülatörleri, içindeki valflerin sıkışması veya elektronik kartın oksitlenmesi yüzünden adeta felç geçirir; yani sistem beyin ölümü yaşar ve sürücüyü o kritik saniyelerde yalnız bırakır. Belki de bu yüzden, ustaların atölyede cihaza bağlayıp "Abi beyin kilitlenmiş, komple değişecek" dediği o an, insanın omurgasından aşağıya soğuk sular yürümesine yeter de artar bile.
Peki nedir bu işin aslı, neden bu kadar sağlam bilinen makineler en hassas yerinden vurur insanı? Nem, evet, başımızın tatlı belası nem; fren hidroliği dediğimiz o lanet sıvı zamanla havadaki suyu içine çeker, kaynama noktası düşer ve sistemin kalbi olan o hidrolik bloğun içini içeriden çürütmeye başlar. Sürücü koltuğunda otururken bunu fark etmeniz imkansıza yakındır çünkü siz sadece durmaya odaklanmışsınızdır ama içeride, o mikroskobik kanallarda paslanma dansı çoktan başlamıştır... Belki de biraz daha erken bakım yaptırmalıydınız, kim bilir?
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün; son bakımda o ustaya sadece yağa suya mı baktırdınız yoksa fren hidrolik sıvısının değişim tarihini bizzat sorguladınız mı? Otomobil dediğimiz bu karmaşık makine, biz ona ne kadar değer verirsek yolda bize o kadar vefa gösterir; abs arızası lambası yandığında "Aman altı üstü bir lamba, sonra baktırırım" demek, aslında kendi kaderinizi o saniyelik reaksiyona kurban etmekten başka bir şey değildir. Belki parça pahalıdır, belki o an bütçeniz el vermiyordur ama canınızdan kıymetli mi Allah aşkına?
Atölyenin tozlu kokusu burnuma gelirken hâlâ kulaklarımda o usta ses çınlar: "Japonun askısı sağlamdır ama elektronu hassastır..." Haklı adam, ne diyebilirim ki; Mazda gibi karakterli bir otomobilin hakkını vermek istiyorsak, onun bu gibi gizli nazlarını ve elektronik kaprislerini de baştan kabul etmek zorundayız. Belki de bir sonraki sefere o pedalın altındaki en ufak bir şüpheyi bile göz ardı etmeyeceksiniz, ne dersiniz, denemeye değer mi?
O fren pedalına bastığınızda ayağınızın altında hissettiğiniz o hafif titreme, normal şartlarda sistemin hayatta kalmanız için çabaladığının en net kanıtıdır fakat bu titreme tahta gibi sertleşmeye ya da sanki boşlukta yüzüyormuş gibi dibe çökmeye başladıysa, orada artık mühendislik sınırları aşılmış demektir. Mazdalarda kronik diyebileceğimiz ya da yaşla birlikte metal yorgunluğuna yenik düşen ABS modülatörleri, içindeki valflerin sıkışması veya elektronik kartın oksitlenmesi yüzünden adeta felç geçirir; yani sistem beyin ölümü yaşar ve sürücüyü o kritik saniyelerde yalnız bırakır. Belki de bu yüzden, ustaların atölyede cihaza bağlayıp "Abi beyin kilitlenmiş, komple değişecek" dediği o an, insanın omurgasından aşağıya soğuk sular yürümesine yeter de artar bile.
Peki nedir bu işin aslı, neden bu kadar sağlam bilinen makineler en hassas yerinden vurur insanı? Nem, evet, başımızın tatlı belası nem; fren hidroliği dediğimiz o lanet sıvı zamanla havadaki suyu içine çeker, kaynama noktası düşer ve sistemin kalbi olan o hidrolik bloğun içini içeriden çürütmeye başlar. Sürücü koltuğunda otururken bunu fark etmeniz imkansıza yakındır çünkü siz sadece durmaya odaklanmışsınızdır ama içeride, o mikroskobik kanallarda paslanma dansı çoktan başlamıştır... Belki de biraz daha erken bakım yaptırmalıydınız, kim bilir?
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün; son bakımda o ustaya sadece yağa suya mı baktırdınız yoksa fren hidrolik sıvısının değişim tarihini bizzat sorguladınız mı? Otomobil dediğimiz bu karmaşık makine, biz ona ne kadar değer verirsek yolda bize o kadar vefa gösterir; abs arızası lambası yandığında "Aman altı üstü bir lamba, sonra baktırırım" demek, aslında kendi kaderinizi o saniyelik reaksiyona kurban etmekten başka bir şey değildir. Belki parça pahalıdır, belki o an bütçeniz el vermiyordur ama canınızdan kıymetli mi Allah aşkına?
Atölyenin tozlu kokusu burnuma gelirken hâlâ kulaklarımda o usta ses çınlar: "Japonun askısı sağlamdır ama elektronu hassastır..." Haklı adam, ne diyebilirim ki; Mazda gibi karakterli bir otomobilin hakkını vermek istiyorsak, onun bu gibi gizli nazlarını ve elektronik kaprislerini de baştan kabul etmek zorundayız. Belki de bir sonraki sefere o pedalın altındaki en ufak bir şüpheyi bile göz ardı etmeyeceksiniz, ne dersiniz, denemeye değer mi?