Sami Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Kaputu kaldırıp o küçük plastik hazneye baktığınızda, zamanında sarımsı ya da berrak olan o sıvının yerinde kapkara bir katran görmek insanın canını sıkıyor. Fren hidroliği dediğimiz kimyasal, doğası gereği higroskopik bir yapıya sahip, yani havadaki nemi adeta bir sünger gibi kendine çekiyor. Siz frene her bastığınızda sistem ısınıyor, bıraktığınızda soğuyor ve bu sürekli tekrarlanan ısı döngüsü hazne içinde ister istemez mikroskobik düzeyde bir nem birikmesine yol açıyor. Su molekülleri sisteme sızdığı andan itibaren o güzelim şeffaf yağın yapısını bozmaya, kimyasal bağlarını çözmeye başlıyor... Zamanla rengin koyulaşması aslında sıvının görevini yaparken ne kadar yıprandığının en net kanıtı.
Fren kaliperlerinin ve merkez silindirinin içindeki o metal parçalar sonsuza kadar pürüzsüz kalamaz maalesef. Sürtünme ve yüksek basınç altında çalışan pistonlar, zamanla aşınarak mikron boyutunda metal tozları dökmeye başlıyor sisteme. Bu durum sadece metalle de sınırlı değil; hidrolik hattı boyunca uzanan kauçuk hortumlar ve sızdırmazlık contaları da sürekli maruz kaldıkları o aşırı sıcaklık yüzünden yavaş yavaş ufalanıyor. İşte o hazneyi açtığınızda gördüğünüz o çamurlu, griye çalan siyah renk aslında bu eskiyen kauçukların ve metal zerrelerinin yağın içinde yüzmesinden başka bir şey değil. Sistem resmen kendi kendini öğütüyor içeride.
Peki, bu sıvıyı kendi haline bırakırsak ne olur? Nem oranı arttıkça hidroliğin kaynama noktası tehlikeli derecede aşağı çekiliyor. Normalde 200
∘
C civarındaki sıcaklıklara bana mısın demeyen sıvı, içine su karıştıkça çok daha düşük sıcaklıklarda kaynamaya ve buharlaşmaya başlıyor. Düşünün, dik bir rampadan aşağı iniyorsunuz, ayağınız sürekli fren pedalında ve o esnada hidrolik yağı kaynayıp sistemin içinde hava kabarcıkları oluşturuyor... Pedala bastığınızda o eski sertliği bulamayıp ayağınızın boşa gitmesi, pedalın adeta bir süngere dönüşmesi tam olarak bu yüzden. Rengin siyaha dönmesi sadece görsel bir kusur değil, resmen "beni acilen değiştir" çığlığı.
Hangi markayı kullanırsanız kullanın, DOT 3, DOT 4 ya da DOT 5.1 fark etmeksizin hiçbir fren sıvısı ömürlük üretilmiyor. Her üretici iki yılda bir ya da ortalama kırk bin kilometrede bir bu sıvının tamamen yenilenmesini öneriyor ki bence bu süre bile bazen çok iyimser kalabiliyor. Yağın rengi koyulaşmaya başladığında vizkozitesi, yani akışkanlığa karşı gösterdiği direnç de değişiyor ve bu da ABS pompasının o hassas valflerini tıkamaya yetiyor. Masraftan kaçayım derken hidrolik bloğunu tamamen kucağınıza almak da var işin ucunda.
Hazneden bir miktar sıvı çekip parmaklarınızın arasında ezdiğinizde o kayganlığın yerini hafif pütürlü ve yapışkan bir dokunun aldığını fark ederseniz, bilin ki o yağ artık işlevini yitirmiştir. Yeni dökülmüş bir hidrolik zeytinyağı gibi berrak ve akışkanken, ömrünü tamamlamış olanı yanık motor yağı gibi kokar ve kokusu bile insanı rahatsız eder. Aracınızın durma mesafesinin birkaç metre uzaması bile bazen sadece bu rengi değişmiş, özelliğini kaybetmiş sıvı yüzündendir. Kulak ardı etmemek, o rengi düzenli olarak kontrol etmek hayati önem taşıyor.
Fren kaliperlerinin ve merkez silindirinin içindeki o metal parçalar sonsuza kadar pürüzsüz kalamaz maalesef. Sürtünme ve yüksek basınç altında çalışan pistonlar, zamanla aşınarak mikron boyutunda metal tozları dökmeye başlıyor sisteme. Bu durum sadece metalle de sınırlı değil; hidrolik hattı boyunca uzanan kauçuk hortumlar ve sızdırmazlık contaları da sürekli maruz kaldıkları o aşırı sıcaklık yüzünden yavaş yavaş ufalanıyor. İşte o hazneyi açtığınızda gördüğünüz o çamurlu, griye çalan siyah renk aslında bu eskiyen kauçukların ve metal zerrelerinin yağın içinde yüzmesinden başka bir şey değil. Sistem resmen kendi kendini öğütüyor içeride.
Peki, bu sıvıyı kendi haline bırakırsak ne olur? Nem oranı arttıkça hidroliğin kaynama noktası tehlikeli derecede aşağı çekiliyor. Normalde 200
∘
C civarındaki sıcaklıklara bana mısın demeyen sıvı, içine su karıştıkça çok daha düşük sıcaklıklarda kaynamaya ve buharlaşmaya başlıyor. Düşünün, dik bir rampadan aşağı iniyorsunuz, ayağınız sürekli fren pedalında ve o esnada hidrolik yağı kaynayıp sistemin içinde hava kabarcıkları oluşturuyor... Pedala bastığınızda o eski sertliği bulamayıp ayağınızın boşa gitmesi, pedalın adeta bir süngere dönüşmesi tam olarak bu yüzden. Rengin siyaha dönmesi sadece görsel bir kusur değil, resmen "beni acilen değiştir" çığlığı.
Hangi markayı kullanırsanız kullanın, DOT 3, DOT 4 ya da DOT 5.1 fark etmeksizin hiçbir fren sıvısı ömürlük üretilmiyor. Her üretici iki yılda bir ya da ortalama kırk bin kilometrede bir bu sıvının tamamen yenilenmesini öneriyor ki bence bu süre bile bazen çok iyimser kalabiliyor. Yağın rengi koyulaşmaya başladığında vizkozitesi, yani akışkanlığa karşı gösterdiği direnç de değişiyor ve bu da ABS pompasının o hassas valflerini tıkamaya yetiyor. Masraftan kaçayım derken hidrolik bloğunu tamamen kucağınıza almak da var işin ucunda.
Hazneden bir miktar sıvı çekip parmaklarınızın arasında ezdiğinizde o kayganlığın yerini hafif pütürlü ve yapışkan bir dokunun aldığını fark ederseniz, bilin ki o yağ artık işlevini yitirmiştir. Yeni dökülmüş bir hidrolik zeytinyağı gibi berrak ve akışkanken, ömrünü tamamlamış olanı yanık motor yağı gibi kokar ve kokusu bile insanı rahatsız eder. Aracınızın durma mesafesinin birkaç metre uzaması bile bazen sadece bu rengi değişmiş, özelliğini kaybetmiş sıvı yüzündendir. Kulak ardı etmemek, o rengi düzenli olarak kontrol etmek hayati önem taşıyor.