Emre Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yokuşun ortasında kalakaldınız, arkadaki araç tamponunuza sıfır yanaşmış, ayak freninden el frenine geçiş anındaki o saliselik boşlukta araba geriye doğru kayıveriyor... Hepimizin kabusudur bu; çekersin o kolu, çıt çıt çıt diye yukarı kadar gelir ama o metal yığını bir türlü sabitlenmez, inatla yer çekimine boyun eğer. Eski bir tamirci dostum derdi ki, "El freni arabanın gururudur, o bırakırsa her şey bırakır." Aslında mekanizma o kadar da karmaşık değil ama ihmal edilmeye gelmiyor işte. Kampanalı sistemlerde o meşhur cırcır mekanizması vardır, kendi kendini ayarlaması gerekir güya ama toz toprak, pas derken kilitlenir kalır; diskli frenlerde ise doğrudan kaliper mekanizmasının azizliğine uğrarsınız. Çelik tellerin zamanla esnemesinden bahsetmiyorum bile, resmen uzuyor o teller metal yorgunluğundan dolayı. Haliyle siz içeride kolu asılsanız da arkadaki balatalara giden o mekanik itme kuvveti kuşa dönüyor, yokuş yukarı o koca gövdeyi tutmaya yetmiyor.
Arka tekerleklerin içindeki o gizli dünyayı kaçımız gerçekten biliyoruz ki? Çoğu sürücü el frenini çektiğinde hidrolik bir mucize bekler ama asıl mucize tamamen kuru ve mekanik bir sürtünmeden ibarettir. Balatalar aşındıkça, yani o sürtünme yüzeyi bittikçe diskle veya kampaneyla arasındaki mesafe açılır, açıldıkça da kolu daha çok çekmeniz gerekir. Bir bakmışsınız kol tavana değecek ama araba hala beşik gibi sallanıyor. Bazen de sorun tamamen o çelik tellerin korozyona uğraması, kılıfının içinde sıkışıp kalmasıdır. Siz içeriden kolu indirdiğinizi sanırsınız ama tel arkada takılı kalmıştır, sürekli sürterek balatayı bitirmiştir bile... Sonra dik bir rampada durduğunuzda, en çok ihtiyacınız olduğu anda o balatalardan hayır gelmez, kaçırır durur.
Peki, bu işin çözümü sadece o kolu daha sert asılmak mı, yoksa alt katta başka bir oyun mu dönüyor? Kesinlikle ikincisi; çünkü el freni ayarı dediğimiz o hassas terazi, sadece orta konsoldaki somunu sıkmaktan ibaret değildir, tekerleğin arkasındaki o mekanik gözden de ayar ister. Balata bitikse istersen teli koparana kadar çek, o araba o yokuşta durmayacak, geri geri kayıp arkadakinin canını sıkacaktır. Özellikle kış aylarında donan tellerin yarattığı tahribat veya ıslak yollardan geçen çamurun kampana içinde birikmesi bu kilitleme gücünü yarı yarıya düşürür. Kampananın içini açıp o kömür karası tozu temizlemeden, cırcır dişlilerini yağlamadan alacağınız her sonuç geçici bir pansumandan öteye gitmez. Kendi kendinize "Bunun ayarı kaçmış" deyip geçmeyin, altındaki aşınma payı hayati önem taşır.
Bazen de kabahat tamamen bizdedir, arabayı yokuşa park ederken yükü şanzımana bindirip el frenini öylesine, süs niyetine çekeriz. Otomatik viteslilerde o "P" konumunun mandalına dünyayı bindiririz, manuelciler ise birinci vitese güvenir; oysa doğrusu önce yükü el frenine çektirip şanzımanı rahatlatmaktır. Siz o yükü sürekli vites dişlilerine ya da zayıflamış bir fren teline bindirdiğinizde, sistem zamanla pes eder ve yokuş yukarı kalkış yaparken debriyaj-gaz koordinasyonunu kurana kadar araba arkaya kaçar. Kaliperlerin üzerindeki o küçük yay mekanizmaları vardır, el frenini çektiğinizde balatayı diske iten cinsten, işte onlar zamanla özelliğini yitirir, gevşer. Yay gevşeyince ne kadar çekersen çek, pabuçlar diske tam basamaz, kaydırır. Bir dahaki sefere dik bir rampada kalkarken o güven vermeyen hissi yaşarsanız, bilin ki arkadaki o küçük çelik yaylar artık emeklilik istiyordur.
Arka tekerleklerin içindeki o gizli dünyayı kaçımız gerçekten biliyoruz ki? Çoğu sürücü el frenini çektiğinde hidrolik bir mucize bekler ama asıl mucize tamamen kuru ve mekanik bir sürtünmeden ibarettir. Balatalar aşındıkça, yani o sürtünme yüzeyi bittikçe diskle veya kampaneyla arasındaki mesafe açılır, açıldıkça da kolu daha çok çekmeniz gerekir. Bir bakmışsınız kol tavana değecek ama araba hala beşik gibi sallanıyor. Bazen de sorun tamamen o çelik tellerin korozyona uğraması, kılıfının içinde sıkışıp kalmasıdır. Siz içeriden kolu indirdiğinizi sanırsınız ama tel arkada takılı kalmıştır, sürekli sürterek balatayı bitirmiştir bile... Sonra dik bir rampada durduğunuzda, en çok ihtiyacınız olduğu anda o balatalardan hayır gelmez, kaçırır durur.
Peki, bu işin çözümü sadece o kolu daha sert asılmak mı, yoksa alt katta başka bir oyun mu dönüyor? Kesinlikle ikincisi; çünkü el freni ayarı dediğimiz o hassas terazi, sadece orta konsoldaki somunu sıkmaktan ibaret değildir, tekerleğin arkasındaki o mekanik gözden de ayar ister. Balata bitikse istersen teli koparana kadar çek, o araba o yokuşta durmayacak, geri geri kayıp arkadakinin canını sıkacaktır. Özellikle kış aylarında donan tellerin yarattığı tahribat veya ıslak yollardan geçen çamurun kampana içinde birikmesi bu kilitleme gücünü yarı yarıya düşürür. Kampananın içini açıp o kömür karası tozu temizlemeden, cırcır dişlilerini yağlamadan alacağınız her sonuç geçici bir pansumandan öteye gitmez. Kendi kendinize "Bunun ayarı kaçmış" deyip geçmeyin, altındaki aşınma payı hayati önem taşır.
Bazen de kabahat tamamen bizdedir, arabayı yokuşa park ederken yükü şanzımana bindirip el frenini öylesine, süs niyetine çekeriz. Otomatik viteslilerde o "P" konumunun mandalına dünyayı bindiririz, manuelciler ise birinci vitese güvenir; oysa doğrusu önce yükü el frenine çektirip şanzımanı rahatlatmaktır. Siz o yükü sürekli vites dişlilerine ya da zayıflamış bir fren teline bindirdiğinizde, sistem zamanla pes eder ve yokuş yukarı kalkış yaparken debriyaj-gaz koordinasyonunu kurana kadar araba arkaya kaçar. Kaliperlerin üzerindeki o küçük yay mekanizmaları vardır, el frenini çektiğinizde balatayı diske iten cinsten, işte onlar zamanla özelliğini yitirir, gevşer. Yay gevşeyince ne kadar çekersen çek, pabuçlar diske tam basamaz, kaydırır. Bir dahaki sefere dik bir rampada kalkarken o güven vermeyen hissi yaşarsanız, bilin ki arkadaki o küçük çelik yaylar artık emeklilik istiyordur.