Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
O koltuktan kalktığın an her şeyin bittiğini sanıyorsan vallahi billahi yanılıyorsun; asıl mücadele, ağzındaki o devasa gazlı bezi ne zaman fırlatıp atacağını bilemediğin o ilk yarım saatte başlıyor aslında. Hekimin oraya attığı dikişlerin, o mukozal dokunun altındaki derin kemik kavitesini korumak için çırpındığını hayal etsene bir... Kan pıhtısı dediğimiz o mucizevi kırmızı bariyer, yani tıp dilindeki adıyla koagulum, operasyon yatağını bir örtü gibi kapatmazsa başın çok büyük belada demektir. Hani o sürekli ağzında biriken tükürüğü lök diye tükürmek geliyorsa içinden, sakın yapma! Yaratacağın o negatif basınç, o canım pıhtıyı yerinden söküp atar da seni "alveolit" denilen, insanı geceleri uykusundan zıplatıp duvarları tırmalatan o kuru soket ağrısıyla baş başa bırakıverir... Sonra uğraş dur pansumanlarla, ağrı kesicilerle...
Yüzünün bir yarısının yavaş yavaş şişmeye, ödem toplamaya başladığını fark ettiğinde panik yapıp aynanın karşısında karalar bağlamanın hiçbir alemi yok abi ya, bu tamamen fizyolojik bir savunma mekanizması. Hatta cerrahın o kemiği frezle aşındırırken yarattığı travmaya karşı vücudunun verdiği o muazzam enflamasyon yanıtı, aslında oradaki kan akışını artırıp dokuyu tamir etmeye çalışma çabasından başka bir şey değil. İlk yirmi dört saat boyunca yanağına uygulayacağın o soğuk kompres var ya, hani şu buz torbalarını havluya sarıp sarıp koyduğun yöntem, işte o vazokonstrüksiyon yaratarak yani damarları büzerek ödemin dağ gibi büyümesini engelliyor. Ama bak burası çok kritik, ikinci günden sonra o buzu hemen çöpe atacaksın çünkü bu sefer tam tersine, vazodilatasyon yani damarların genişlemesi gerekiyor ki oradaki atık maddeler uzaklaşsın, doku beslensin... Zaten üçüncü gün o şişlik pik noktasına ulaştığında "eyvah ne oluyoruz" diyeceksin ama korkma, o zirveden sonra yavaş yavaş iniş başlıyor.
Beslenme meselesi tam bir işkenceye dönüşebilir, kabul ediyorum, insan çiğnemeyi özlüyor ama o mandibulayı zorlamanın, o çiğneme kaslarını, kütle kası dediğimiz o masseteri germenin sırası hiç değil şimdi. Çorba içeceksin içmesine de, çorbayı höpürdeterek ya da pipetle çekerek içmeye kalkarsan o yarayı yine patlatırsın, dikişlerin arasındaki o hassas granülasyon dokusunu darmadağın edersin. Ilık olacak her şey, ne çok sıcak ne buz gibi soğuk; püre kıvamında, besleyici, mukozayı irite etmeyecek yumuşaklıkta gıdalarla beslenmek zorundasın. Zaten anestezi, o lokal blokaj etkisi geçtikten sonra dilinle o bölgeyi yoklama dürtüsüne engel olamayacaksın biliyorum, ama o meraklı dilini biraz dizginlemezsen yara kenarlarının primer iyileşme sürecini sabote edersin.
Ağız hijyeni dedikleri o şey var ya, işte o süreçte ameliyat bölgesini korumakla enfeksiyona davetiye çıkarmak arasındaki o incecik çizgide yürümek gibi bir şey. İlk gün diş fırçasını o bölgeye yaklaştırmak bile intihar sayılır ama ertesi gün klorheksidin diglukonat içerikli o medikal gargaraları ağzında hiç çalkalamadan, sadece şöyle bir sağa sola eğerek hafifçe dolandırman gerekiyor. Bakteriyel kolonizasyonu engellemek şart, çünkü orası mikroorganizmalar için tam bir açık büfe şu an. Hani bazen o dikişlerin olduğu yerde beyaz, gri gibi tabakalar görürsün de "eyvah yaram iltihap kaptı" diye doktorun kapısına dayanmak istersin ya... Aslında o gördüğün şey fibrindir, yani vücudunun orayı kapatmak için ördüğü o koruyucu ağ...
O ağrı kesicileri hekimin sana hangi periyotla yazdıysa, saati saatine, milimi milimine yutman gerekiyor; ağrının başlamasını beklersen o reseptörler bir kez uyarıldı mı, sonrasında ilacı çift doz alsan bile kar etmez. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçların o analjezik etkisi sadece ağrıyı kesmekle kalmıyor, aynı zamanda dokudaki o yangıyı, o gizli savaşı da baskılıyor. Kendini çok iyi hissettiğin bir an gelip de "ya benim artık hiçbir şeyim kalmadı" diyerek o antibiyotik kürünü yarıda kesmeye kalkarsan, o dirençli bakteriler var ya... Tekrar üreyip o kemik boşluğuna yerleşirlerse işin rengi tamamen değişir, osteomiyelit dediğimiz o kemik enfeksiyonunun kıyısından dönersin mazallah. Kısacası dostum, o ağız içindeki epitel dokunun tamamen kapanması, o kemiğin içten içe yeniden mineralize olup eski gücüne kavuşması aylar sürecek bir maraton, acele etme ve vücuduna biraz zaman tanı...
Yüzünün bir yarısının yavaş yavaş şişmeye, ödem toplamaya başladığını fark ettiğinde panik yapıp aynanın karşısında karalar bağlamanın hiçbir alemi yok abi ya, bu tamamen fizyolojik bir savunma mekanizması. Hatta cerrahın o kemiği frezle aşındırırken yarattığı travmaya karşı vücudunun verdiği o muazzam enflamasyon yanıtı, aslında oradaki kan akışını artırıp dokuyu tamir etmeye çalışma çabasından başka bir şey değil. İlk yirmi dört saat boyunca yanağına uygulayacağın o soğuk kompres var ya, hani şu buz torbalarını havluya sarıp sarıp koyduğun yöntem, işte o vazokonstrüksiyon yaratarak yani damarları büzerek ödemin dağ gibi büyümesini engelliyor. Ama bak burası çok kritik, ikinci günden sonra o buzu hemen çöpe atacaksın çünkü bu sefer tam tersine, vazodilatasyon yani damarların genişlemesi gerekiyor ki oradaki atık maddeler uzaklaşsın, doku beslensin... Zaten üçüncü gün o şişlik pik noktasına ulaştığında "eyvah ne oluyoruz" diyeceksin ama korkma, o zirveden sonra yavaş yavaş iniş başlıyor.
Beslenme meselesi tam bir işkenceye dönüşebilir, kabul ediyorum, insan çiğnemeyi özlüyor ama o mandibulayı zorlamanın, o çiğneme kaslarını, kütle kası dediğimiz o masseteri germenin sırası hiç değil şimdi. Çorba içeceksin içmesine de, çorbayı höpürdeterek ya da pipetle çekerek içmeye kalkarsan o yarayı yine patlatırsın, dikişlerin arasındaki o hassas granülasyon dokusunu darmadağın edersin. Ilık olacak her şey, ne çok sıcak ne buz gibi soğuk; püre kıvamında, besleyici, mukozayı irite etmeyecek yumuşaklıkta gıdalarla beslenmek zorundasın. Zaten anestezi, o lokal blokaj etkisi geçtikten sonra dilinle o bölgeyi yoklama dürtüsüne engel olamayacaksın biliyorum, ama o meraklı dilini biraz dizginlemezsen yara kenarlarının primer iyileşme sürecini sabote edersin.
Ağız hijyeni dedikleri o şey var ya, işte o süreçte ameliyat bölgesini korumakla enfeksiyona davetiye çıkarmak arasındaki o incecik çizgide yürümek gibi bir şey. İlk gün diş fırçasını o bölgeye yaklaştırmak bile intihar sayılır ama ertesi gün klorheksidin diglukonat içerikli o medikal gargaraları ağzında hiç çalkalamadan, sadece şöyle bir sağa sola eğerek hafifçe dolandırman gerekiyor. Bakteriyel kolonizasyonu engellemek şart, çünkü orası mikroorganizmalar için tam bir açık büfe şu an. Hani bazen o dikişlerin olduğu yerde beyaz, gri gibi tabakalar görürsün de "eyvah yaram iltihap kaptı" diye doktorun kapısına dayanmak istersin ya... Aslında o gördüğün şey fibrindir, yani vücudunun orayı kapatmak için ördüğü o koruyucu ağ...
O ağrı kesicileri hekimin sana hangi periyotla yazdıysa, saati saatine, milimi milimine yutman gerekiyor; ağrının başlamasını beklersen o reseptörler bir kez uyarıldı mı, sonrasında ilacı çift doz alsan bile kar etmez. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçların o analjezik etkisi sadece ağrıyı kesmekle kalmıyor, aynı zamanda dokudaki o yangıyı, o gizli savaşı da baskılıyor. Kendini çok iyi hissettiğin bir an gelip de "ya benim artık hiçbir şeyim kalmadı" diyerek o antibiyotik kürünü yarıda kesmeye kalkarsan, o dirençli bakteriler var ya... Tekrar üreyip o kemik boşluğuna yerleşirlerse işin rengi tamamen değişir, osteomiyelit dediğimiz o kemik enfeksiyonunun kıyısından dönersin mazallah. Kısacası dostum, o ağız içindeki epitel dokunun tamamen kapanması, o kemiğin içten içe yeniden mineralize olup eski gücüne kavuşması aylar sürecek bir maraton, acele etme ve vücuduna biraz zaman tanı...