Ahmet Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yılların getirdiği o tuhaf otomobil alışkanlığı, bazen sabahın köründe o tuhaf ikaz sesiyle bozulur ya... Volvo’nun kokpitine oturup kontağı çevirdiğinizde ekranda beliren o kırmızı uyarı yazısı, insanın bütün kahve keyfini anında kaçırmaya yeter de artar bile; hele ki hareket etmeye hazırlandığınız o sessiz an. Elektronik park freninin bir türlü salınmak istememesi ya da düğmeye bastığınızda gelen o boğuk, mekanik dişli sürtünme sesi... Aslında her şey çok yolundayken, o Alman mühendisliğinin kusursuz sandığımız detayları bir anda minik birer çıkmaza dönüşiveriyor.
Kimi zaman sağ arka tekerlek hizasından gelen o hafif tıkırtı, sorunun asıl kaynağını fısıldar gibi olur ama kim dinler ki o gürültüyü trafikte... Balataların diskle olan o nazik dansı, fren motorunun dişlilerindeki aşınma yüzünden adeta kilitli bir kapıya döner; sistem "ben yoruldum" sinyalini işte böyle verir. Gösterge panelindeki o yanıp sönen ışık var ya, işte o ışık sadece bir arıza kodu değil, aracın sizinle konuşma biçimidir adeta... Belki de akünün o soğuk kış sabahlarındaki ani voltaj düşüşü tetiklemiştir bütün bunları, kim bilir...
Servis yollarında geçen o uzun pazartesi öğleden sonraları insanı meslekten soğutmaya yeter, biliyorum... Bilgisayara bağlayıp "bakalım ne verecek" dedikleri o anki sessizlik, hastane koridorundaki biyopsi sonucunu beklemekten farksızdır benim için... Oysa bazen mesele sadece fren seatinin altındaki soketin oksitlenmesinden ibarettir; küçük bir temas, minik bir dokunuş her şeyi çözer. Parça değiştirme meraklısı ustaların eline düşmeyegörün, o cüzdanın kabarıklığı eriyip gider benden söylemesi...
Siz siz olun, park halindeyken aracı yokuşta sadece o minik düğmeye emanet etmeyin; önce vAtesi boşa alıp yükü mekaniğe verin, sonra çekin o elektronik kolu... Metal de yorulur, plastik de esner, bunu asla unutmamak lazım şu hayatta. Kimi zaman direksiyonun altındaki o sigorta kutusunu kurcalarken bulursunuz kendinizi, ta ki o çıt sesini duyana dek... Hani bazen her şey bitti sanırsınız ama...
Kimi zaman sağ arka tekerlek hizasından gelen o hafif tıkırtı, sorunun asıl kaynağını fısıldar gibi olur ama kim dinler ki o gürültüyü trafikte... Balataların diskle olan o nazik dansı, fren motorunun dişlilerindeki aşınma yüzünden adeta kilitli bir kapıya döner; sistem "ben yoruldum" sinyalini işte böyle verir. Gösterge panelindeki o yanıp sönen ışık var ya, işte o ışık sadece bir arıza kodu değil, aracın sizinle konuşma biçimidir adeta... Belki de akünün o soğuk kış sabahlarındaki ani voltaj düşüşü tetiklemiştir bütün bunları, kim bilir...
Servis yollarında geçen o uzun pazartesi öğleden sonraları insanı meslekten soğutmaya yeter, biliyorum... Bilgisayara bağlayıp "bakalım ne verecek" dedikleri o anki sessizlik, hastane koridorundaki biyopsi sonucunu beklemekten farksızdır benim için... Oysa bazen mesele sadece fren seatinin altındaki soketin oksitlenmesinden ibarettir; küçük bir temas, minik bir dokunuş her şeyi çözer. Parça değiştirme meraklısı ustaların eline düşmeyegörün, o cüzdanın kabarıklığı eriyip gider benden söylemesi...
Siz siz olun, park halindeyken aracı yokuşta sadece o minik düğmeye emanet etmeyin; önce vAtesi boşa alıp yükü mekaniğe verin, sonra çekin o elektronik kolu... Metal de yorulur, plastik de esner, bunu asla unutmamak lazım şu hayatta. Kimi zaman direksiyonun altındaki o sigorta kutusunu kurcalarken bulursunuz kendinizi, ta ki o çıt sesini duyana dek... Hani bazen her şey bitti sanırsınız ama...