Murat Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır asfaltın tozunu yutmuş, alt takım sesinden arabanın neresinin ağrıdığını şak diye anlayan eski bir gazeteci olarak söyleyeyim, Volvo sürücüsü olmak başka bir dünya gibidir; o sağlamlık hissi adamı sarhoş eder ama iş amortisörlere gelince o Alman veya İsveç tankı dediğimiz yapının da bir nazı, bir yorgunluk dönemi var maalesef.
Kasislerden geçerken o tok, midesini bulandırmayan tokurtunun yerini metalik bir gıcırtıya ya da pat küt seslerine bırakması var ya, işte o an insanın canı cidden yanıyor çünkü o zarif karoserin altındaki hidrolik sistem yavaş yavaş teslim bayrağını çekiyordur ve sen bunu direksiyondaki o hafif boşluktan sezinlersin ama kendine yediremezsin bir türlü.
Acaba bu yolculukta amortisörler gerçekten patladı mı yoksa sadece üst takozlar mı gevşedi diye kendi kendine mırıldanırsın bazen, çünkü o devasa çukurlara düşerken çıkardığı o boğuk ses hâlâ kulaklarında çınlıyordur ve fren yaparken ön kısmın denize dalan gemi gibi öne yığılması da işin tuzu biberi olur herhalde.
Elektronik kontrollü süspansiyon sistemine sahip o havalı modellerde işler biraz daha sarpa sarar, arıza lambası yanmasa bile bilgisayara bağladığında o sensörlerin verdiği hata kodları adeta seninle dalga geçiyormuş gibi yüzüne bakar ve o an o parça fiyatlarını düşündükçe insana bir ah çektirir ki sorma gitsin.
Yağ sızıntısı denen o lanet şey gövdenin dışına sızmaya başladığında artık kaçış yoktur dostum, o amortisör milinin üzerindeki yağ birikintisi sana açıkça ben bittim diyor ama sen hâlâ idare edebilirim umuduyla direksiyon sallıyorsun, oysa ki yol tutuşun zayıfladığını ıslak virajlarda o arkadan kayma eğilimiyle çok net anlarsın zaten.
Hani derler ya körfez havası arabayı çürütür diye, bizim buralarda da bozuk yollar Volvo'nun o efsanevi konforunu taammüden katlediyor ve sen o direksiyon başındayken her köşe başında arabanın sağını solunu dinlemekten yoruluyorsun, bu yüzden o emektar parçaları zamanında değiştirmekten başka çare kalmıyor ortada.
Kasislerden geçerken o tok, midesini bulandırmayan tokurtunun yerini metalik bir gıcırtıya ya da pat küt seslerine bırakması var ya, işte o an insanın canı cidden yanıyor çünkü o zarif karoserin altındaki hidrolik sistem yavaş yavaş teslim bayrağını çekiyordur ve sen bunu direksiyondaki o hafif boşluktan sezinlersin ama kendine yediremezsin bir türlü.
Acaba bu yolculukta amortisörler gerçekten patladı mı yoksa sadece üst takozlar mı gevşedi diye kendi kendine mırıldanırsın bazen, çünkü o devasa çukurlara düşerken çıkardığı o boğuk ses hâlâ kulaklarında çınlıyordur ve fren yaparken ön kısmın denize dalan gemi gibi öne yığılması da işin tuzu biberi olur herhalde.
Elektronik kontrollü süspansiyon sistemine sahip o havalı modellerde işler biraz daha sarpa sarar, arıza lambası yanmasa bile bilgisayara bağladığında o sensörlerin verdiği hata kodları adeta seninle dalga geçiyormuş gibi yüzüne bakar ve o an o parça fiyatlarını düşündükçe insana bir ah çektirir ki sorma gitsin.
Yağ sızıntısı denen o lanet şey gövdenin dışına sızmaya başladığında artık kaçış yoktur dostum, o amortisör milinin üzerindeki yağ birikintisi sana açıkça ben bittim diyor ama sen hâlâ idare edebilirim umuduyla direksiyon sallıyorsun, oysa ki yol tutuşun zayıfladığını ıslak virajlarda o arkadan kayma eğilimiyle çok net anlarsın zaten.
Hani derler ya körfez havası arabayı çürütür diye, bizim buralarda da bozuk yollar Volvo'nun o efsanevi konforunu taammüden katlediyor ve sen o direksiyon başındayken her köşe başında arabanın sağını solunu dinlemekten yoruluyorsun, bu yüzden o emektar parçaları zamanında değiştirmekten başka çare kalmıyor ortada.