Kerem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Solunum yollarımızın o hiyerarşik yapısında, yani trakeadan başlayıp bronşiyollere kadar uzanan o devasa dallanmada, kadeh hücreleri dediğimiz goblet hücrelerinin ürettiği mukus aslında akciğerin ilk savunma hattıdır. Normalde günde yaklaşık 100 mililitre kadar üretilen bu jel benzeri glikoprotein tabakası, soluduğumuz havadaki patojenleri ve partikülleri yakalayıp siliyer epitel hücrelerinin ritmik süpürme hareketiyle boğaza doğru taşır ve farkında bile olmadan yutarız. Fakat işin içine bir bakteriyel enfeksiyon, viral bir invazyon ya da sigara dumanı gibi kronik bir irritan girdiğinde durum kontrolden çıkıyor; vücut adeta panik butonuna basıp mukus üretimini fırlatıyor. İşte o zaman o şeffaf, akışkan sıvı kalınlaşıyor, viskozitesi artıyor ve mukosiliyer temizlik mekanizması tıkanıp kalıyor. Yani aslında o göğsümüzü sökercesine gelen balgam, akciğerlerin "içeride bir istilacı var ve onu dışarı atmam lazım" deme şeklinden başka bir şey değil...
Enfeksiyonun rengine bakarak teşhis koymak halk arasında çok yaygındır ama tıp dünyasında durum o kadar da siyah beyaz değil. Mesela balgamın sarı ya da yeşilimsi bir renge dönmesi, lökositlerin ve özellikle nötrofillerin bölgeye akın ettiğini, yani bağışıklık sisteminin ciddi bir savaş verdiğini gösterir; nötrofillerin salgıladığı miyeloperoksidaz enzimi o yeşilimsi tonu verir yani. Şeffaf ve beyaz mukus genellikle viral süreçlere ya da alerjik reaksiyonlara işaret ederken, kahverengi veya pas rengi balgam sigara kullanımının, eski kan kalıntılarının ya da Streptococcus pneumoniae gibi spesifik bakterilerin bir alameti olabilir. Tabii ki o rengi görünce insanın içi bir hoş oluyor, panikliyor doğal olarak, "acaba akciğerim mi çürüyor" diye düşünmeden edemiyor insan... Yine de sadece renge bakıp "bu kesin bakteriyeldir, hemen antibiyotiğe sarılayım" demek kocaman bir hata olur.
Bronşit diyoruz, zatürre diyoruz, koah diyoruz da, bu hastalıkların altındaki biyokimyasal ve hücresel yıkımı gözden kaçırıyoruz bazen. Kronik bronşitte, sigara dumanındaki binlerce toksik madde bronş epiteline yıllarca zarar verince, mukus salgılayan bezler devasa boyutlara ulaşır, yani hipertrofiye uğrar. Artık o akciğer eski haline kolay kolay dönemez; her sabah yataktan kalktığında o ciğerlerin derinliklerinden gelen hırıltılı, balgamlı öksürük nöbeti adeta günün kaçınılmaz bir ritüeli haline gelir. Akut bronşitte ise olay daha aniliktir; genellikle bir grip virüsünün ardından bronş ağacının iltihaplanmasıyla başlar ve günlerce o yapışkan mukusu söküp atmak için yırtınırsınız. Vallahi insanın takatı kalmıyor bazen öksürmekten, kaburgaları ağrıyor adamın, nefes almak bile bir işkenceye dönüşebiliyor.
Gözden kaçan çok önemli bir faktör daha var ki, o da mide ile akciğer arasındaki o tuhaf komşuluk ilişkisi, yani gastroözofageal reflü. Mide asidi yukarı kaçıp özofagusu yakarken, o mikro düzeydeki asit damlacıkları larinks ve farenkse kadar ulaşıp solunum yollarında kronik bir irritasyon yaratır. Vücut da bu asidik tahrişten korunmak için sürekli reflex olarak mukus üretir, hasta da zanneder ki akciğerinde bir problem var, sürekli genzini temizlemeye, o balgamı söküp atmaya çalışır. Ya arkadaş, sorunun kaynağı akciğer değil ki, mide! Sen istediğin kadar öksürük şurubu iç, o mide asidini baskılamadığın sürece o boğazdaki takılma hissi de, o bitmek bilmeyen balgam üretimi de geçmeyecektir.
Peki, bu durumda ne yapmak lazım, o yapışkan salgıyı nasıl yumuşatıp dışarı atacağız? Mukoaktif ajanlar dediğimiz, asetilsistein veya karbosistein gibi maddeler, mukus ağındaki disülfit bağlarını kimyasal olarak kırarak o koyu kıvamlı jeli sıvılaştırır, böylece siliyer hücreler mukusu rahatça yukarı taşıyabilir. Ama ilaçlardan önce, belki de dünyadaki en güçlü mukolitik olan şeyi, yani basit bir suyu unutuyoruz. Vücudu susuz bıraktığınızda akciğerler de kurur; mukus katılaşır, adeta zift gibi yapışır bronş duvarlarına. Bol su içmek, buhar solumak, odanın nem dengesini ayarlamak o kadar kritik ki... Bazen en basit çözümler gözümüzün önündedir de biz illa eczaneden mucizevi bir şişe ararız.
Enflamasyonun şiddetlendiği, hava yollarının daraldığı anlarda bronşit veya astım tablosuna bağlı spazmlar da işin içine girer. Bronş çevresindeki düz kaslar kastıkça, mukus daralmış lümende sıkışır ve dışarı atılması katbekat zorlaşır; hasta her nefes verişte hırıltı duymaya başlar. İşte bu noktada hastanın kendi kendine teşhis koyup rastgele baskılayıcı antitüssif ilaçlar kullanması son derece tehlikelidir. Çünkü balgamlı öksürüğü kesmek, içerideki birikmiş enfeksiyonlu irini akciğerin içine hapsetmek demektir, bu da tabloyu zatürreye kadar götürür. Öksürük burada bir hastalık değil, akciğerin kendini temizleme refleksidir, onu susturmak yerine o mukusun dışarı atılmasını kolaylaştırmak gerekir, bunu asla akıldan çıkarmamak lazım...
Enfeksiyonun rengine bakarak teşhis koymak halk arasında çok yaygındır ama tıp dünyasında durum o kadar da siyah beyaz değil. Mesela balgamın sarı ya da yeşilimsi bir renge dönmesi, lökositlerin ve özellikle nötrofillerin bölgeye akın ettiğini, yani bağışıklık sisteminin ciddi bir savaş verdiğini gösterir; nötrofillerin salgıladığı miyeloperoksidaz enzimi o yeşilimsi tonu verir yani. Şeffaf ve beyaz mukus genellikle viral süreçlere ya da alerjik reaksiyonlara işaret ederken, kahverengi veya pas rengi balgam sigara kullanımının, eski kan kalıntılarının ya da Streptococcus pneumoniae gibi spesifik bakterilerin bir alameti olabilir. Tabii ki o rengi görünce insanın içi bir hoş oluyor, panikliyor doğal olarak, "acaba akciğerim mi çürüyor" diye düşünmeden edemiyor insan... Yine de sadece renge bakıp "bu kesin bakteriyeldir, hemen antibiyotiğe sarılayım" demek kocaman bir hata olur.
Bronşit diyoruz, zatürre diyoruz, koah diyoruz da, bu hastalıkların altındaki biyokimyasal ve hücresel yıkımı gözden kaçırıyoruz bazen. Kronik bronşitte, sigara dumanındaki binlerce toksik madde bronş epiteline yıllarca zarar verince, mukus salgılayan bezler devasa boyutlara ulaşır, yani hipertrofiye uğrar. Artık o akciğer eski haline kolay kolay dönemez; her sabah yataktan kalktığında o ciğerlerin derinliklerinden gelen hırıltılı, balgamlı öksürük nöbeti adeta günün kaçınılmaz bir ritüeli haline gelir. Akut bronşitte ise olay daha aniliktir; genellikle bir grip virüsünün ardından bronş ağacının iltihaplanmasıyla başlar ve günlerce o yapışkan mukusu söküp atmak için yırtınırsınız. Vallahi insanın takatı kalmıyor bazen öksürmekten, kaburgaları ağrıyor adamın, nefes almak bile bir işkenceye dönüşebiliyor.
Gözden kaçan çok önemli bir faktör daha var ki, o da mide ile akciğer arasındaki o tuhaf komşuluk ilişkisi, yani gastroözofageal reflü. Mide asidi yukarı kaçıp özofagusu yakarken, o mikro düzeydeki asit damlacıkları larinks ve farenkse kadar ulaşıp solunum yollarında kronik bir irritasyon yaratır. Vücut da bu asidik tahrişten korunmak için sürekli reflex olarak mukus üretir, hasta da zanneder ki akciğerinde bir problem var, sürekli genzini temizlemeye, o balgamı söküp atmaya çalışır. Ya arkadaş, sorunun kaynağı akciğer değil ki, mide! Sen istediğin kadar öksürük şurubu iç, o mide asidini baskılamadığın sürece o boğazdaki takılma hissi de, o bitmek bilmeyen balgam üretimi de geçmeyecektir.
Peki, bu durumda ne yapmak lazım, o yapışkan salgıyı nasıl yumuşatıp dışarı atacağız? Mukoaktif ajanlar dediğimiz, asetilsistein veya karbosistein gibi maddeler, mukus ağındaki disülfit bağlarını kimyasal olarak kırarak o koyu kıvamlı jeli sıvılaştırır, böylece siliyer hücreler mukusu rahatça yukarı taşıyabilir. Ama ilaçlardan önce, belki de dünyadaki en güçlü mukolitik olan şeyi, yani basit bir suyu unutuyoruz. Vücudu susuz bıraktığınızda akciğerler de kurur; mukus katılaşır, adeta zift gibi yapışır bronş duvarlarına. Bol su içmek, buhar solumak, odanın nem dengesini ayarlamak o kadar kritik ki... Bazen en basit çözümler gözümüzün önündedir de biz illa eczaneden mucizevi bir şişe ararız.
Enflamasyonun şiddetlendiği, hava yollarının daraldığı anlarda bronşit veya astım tablosuna bağlı spazmlar da işin içine girer. Bronş çevresindeki düz kaslar kastıkça, mukus daralmış lümende sıkışır ve dışarı atılması katbekat zorlaşır; hasta her nefes verişte hırıltı duymaya başlar. İşte bu noktada hastanın kendi kendine teşhis koyup rastgele baskılayıcı antitüssif ilaçlar kullanması son derece tehlikelidir. Çünkü balgamlı öksürüğü kesmek, içerideki birikmiş enfeksiyonlu irini akciğerin içine hapsetmek demektir, bu da tabloyu zatürreye kadar götürür. Öksürük burada bir hastalık değil, akciğerin kendini temizleme refleksidir, onu susturmak yerine o mukusun dışarı atılmasını kolaylaştırmak gerekir, bunu asla akıldan çıkarmamak lazım...