Ayhan Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Dünya durmuyor, biz de durmuyoruz; sabahın köründe başlayan koşturmaca gece yarısı ekran ışığına bakarken bile bitmek bilmiyor çünkü içimizdeki o görünmez motor hep yüksek devirde çalışıyor. Zihnimiz adeta otoyola çıkmış yarış arabası gibi, fren yapmayı unutalı o kadar çok oldu ki artık yavaşlamanın ne demek olduğunu adeta unuttuk. Vites düşürmek korkutuyor insanı, sanki geride kalacakmışız gibi bir his kemiriyor içimizi; oysa bu gidişatın sonu duvara toslamak, bunu içeriden bir yerden çok net biliyoruz aslında.
Sürekli vites yükseltmek bir başarı ölçütü sanılıyor ya, en büyük yanılgımız tam da burada başlıyor işte; insan makine değil ki abicim, balatalar bir yerde yanar, hararet tavan yapar. Sabah kalktığında o yataktan bacakların kurşun gibi ağır kalkıyorsa, kafa doksanıncı katta çalışırken beden bodrum katında kalmış demektir. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyor ama herkes aynı batakta debeleniyor; yorulduk, hem de kelimenin en derin, en dip anlamıyla yorulduk.
Neden bu kadar acele ediyoruz peki, madalya mı verecekler bitiş çizgisine ilk varana? Koştuğumuz yerin nereye çıktığını bile bilmeden sadece koşuyoruz; belki de durmaktan korkuyoruz, çünkü durduğumuz an kafamızın içindeki o susmayan seslerle baş başa kalacağız. Oysa ruh dediğin şey beton değil ki, esneyecek, çatlayacak, sonunda kırılıp dökülecek; sonra da o parçaları toplamak ömür isteyecek.
Belki de tam şu secdeye varır gibi durmanın, elleri dizlere koyup derin bir nefes almanın, tırnakları avuç içinden çözmenin vaktidir; kim bilir belki de en büyük devrim, hiçbir şey yapmadan sadece öylece durabilmektir. Hayat akıp gidiyor zaten, sen yetişemesen de o kendi yolunu buluyor bir şekilde; bırak biraz da o seni yakalasın, bırak da rüzgar saçını arkadan değil önden tarasın.
Yavaşlamak kaybetmek demek değildir, bunu kafamıza iyice sokmamız gerekiyor; aksine, o kazara çarptığımız direkten kurtulmanın, kendi kendimize kurduğumuz bu görünmez hapishaneden kaçmanın tek yolu belki de bu. Yarın sabah alarm çaldığında ilk beş dakika tavanı seyret mesela, acele etme, kahveni yudumlarken sadece dışarıdaki serçelere bak; dünya batmıyor ya, bir iki saat eksik koştun diye kural mı yıkılacak sanki...
Sürekli vites yükseltmek bir başarı ölçütü sanılıyor ya, en büyük yanılgımız tam da burada başlıyor işte; insan makine değil ki abicim, balatalar bir yerde yanar, hararet tavan yapar. Sabah kalktığında o yataktan bacakların kurşun gibi ağır kalkıyorsa, kafa doksanıncı katta çalışırken beden bodrum katında kalmış demektir. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyor ama herkes aynı batakta debeleniyor; yorulduk, hem de kelimenin en derin, en dip anlamıyla yorulduk.
Neden bu kadar acele ediyoruz peki, madalya mı verecekler bitiş çizgisine ilk varana? Koştuğumuz yerin nereye çıktığını bile bilmeden sadece koşuyoruz; belki de durmaktan korkuyoruz, çünkü durduğumuz an kafamızın içindeki o susmayan seslerle baş başa kalacağız. Oysa ruh dediğin şey beton değil ki, esneyecek, çatlayacak, sonunda kırılıp dökülecek; sonra da o parçaları toplamak ömür isteyecek.
Belki de tam şu secdeye varır gibi durmanın, elleri dizlere koyup derin bir nefes almanın, tırnakları avuç içinden çözmenin vaktidir; kim bilir belki de en büyük devrim, hiçbir şey yapmadan sadece öylece durabilmektir. Hayat akıp gidiyor zaten, sen yetişemesen de o kendi yolunu buluyor bir şekilde; bırak biraz da o seni yakalasın, bırak da rüzgar saçını arkadan değil önden tarasın.
Yavaşlamak kaybetmek demek değildir, bunu kafamıza iyice sokmamız gerekiyor; aksine, o kazara çarptığımız direkten kurtulmanın, kendi kendimize kurduğumuz bu görünmez hapishaneden kaçmanın tek yolu belki de bu. Yarın sabah alarm çaldığında ilk beş dakika tavanı seyret mesela, acele etme, kahveni yudumlarken sadece dışarıdaki serçelere bak; dünya batmıyor ya, bir iki saat eksik koştun diye kural mı yıkılacak sanki...