Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabah kontak çevirdiğinde ibrenin o tuhaf düşüşünü fark ediyorsun ya, işte o an insanın canı cidden sıkılıyor. Deponun dibini gösteren o küçük ışık sanki seninle alay ediyor, oysa daha dün benzin almıştın. Son zamanlarda bu Seat ben mi çok yakıyorum diyor kendi kendine, yoksa yollar mı yokuş yukarı dönmeye başladı anlamak imkansız.
Lastik havalarındaki o minik inmeler var ya, hah tam da onlardan başlıyor bütün mesele. Sen asfaltta yağ gibi kaydığını sanıyorsun ama zavallı lastik yere yapışmış kalmış, motoru zorlamak zorunda bırakıyorsun durduk yere. Hani şu akaryakıt istasyonuna gidip de hava basmaya üşendiğimiz günler var ya, işte her bir psi eksiklik cebimizden yakıt olarak uçup gidiyor resmen.
Motor yağı dediğin şey zamanla bal kıvamından çıkıp adeta suya dönüyor, bunu kimse pek umursamaz ama işin aslı tam olarak bu. İçerideki o metal parçalar birbirine sürtünürken motor resmen nefes nefese kalıyor, sen gaza bastıkça o içeride ter döküyor. Değiştirme vaktini biraz geçirdiğinde, araba sanki sırtında taş taşıyormuş gibi ağırlaşıyor birden.
Şehir içi dur kalk trafiğinde o debriyajla balatanın dansı var ya, o dans arabanın ciğerini söküyor resmen. Işıklarda beklerken vos vos kalkışlar, yarı debriyajla yokuş yukarı tutunmalar derken motor ciğerini tüketiyor adeta. Kimse kusura bakmasın ama o agresif ani frenler ve fırlamalar var ya, işte yakıtı doğrudan egzozdan dışarı üflemenin en garanti yolu.
Bagajda taşıdığımız o gereksiz kalabalıklar, yazdan kalma şezlonglar, sökülmeyen portbagajlar arabanın belini büküyor her defasında. Rüzgarla inceden bir savaş veriyor alet otobanda, sen farkında bile değilsin ama o tavan kutusu havayı yarıp geçmek için extra ne terler döküyor. Hafiflet biraz şu aracı, bırak kalsın fazlalıklar evde...
Hava filtresi dediğin parça pamuk gibiken zamanla kömür karasına dönüyor, motor ne bilsin nefessiz kaldığını. İçeriye yeterince temiz oksijen girmeyince, o zavallı silindirler yakıtı tam yakamadan dışarı atmak zorunda kalıyor. Araba boğuluyor bildiğin, sen de gaza daha çok basıyorsun ki gitsin diye, işte bu tam bir kısır döngü.
Kaliteli yakıtla sokak arasından alınan ucuz mazotun o motorun canını nasıl yaktığını bir bilsen, bir daha asla riske girmezsin zaten. Enjektörler o kalitesiz pisliği püskürtmeye çalışırken tıkanıp kalıyor, sonra başla bakalım servis kuyruklarında beklemeye. Ucuz diye aldığın üç kuruşluk yakıt, bir ay sonra binlerce liralık temizlik masrafı olarak geri dönüyor maalesef.
Elektronik sensörler bozulduğunda araba adeta kör kütük sarhoş gibi geziniyor ortalıkta, ne yaktığını ne çektiğini kendisi de bilmiyor. O arıza lambası yanıp sönüyor ama biz genelde bant yapıştırıp geçiyoruz üstünden, sonra neden bu araba bu kadar yakıyor diye hayıflanıyoruz. Bilgisayara bağlatıp o beyinciğe bir sormak lazım, kim kimi kandırıyor acaba...
Lastik havalarındaki o minik inmeler var ya, hah tam da onlardan başlıyor bütün mesele. Sen asfaltta yağ gibi kaydığını sanıyorsun ama zavallı lastik yere yapışmış kalmış, motoru zorlamak zorunda bırakıyorsun durduk yere. Hani şu akaryakıt istasyonuna gidip de hava basmaya üşendiğimiz günler var ya, işte her bir psi eksiklik cebimizden yakıt olarak uçup gidiyor resmen.
Motor yağı dediğin şey zamanla bal kıvamından çıkıp adeta suya dönüyor, bunu kimse pek umursamaz ama işin aslı tam olarak bu. İçerideki o metal parçalar birbirine sürtünürken motor resmen nefes nefese kalıyor, sen gaza bastıkça o içeride ter döküyor. Değiştirme vaktini biraz geçirdiğinde, araba sanki sırtında taş taşıyormuş gibi ağırlaşıyor birden.
Şehir içi dur kalk trafiğinde o debriyajla balatanın dansı var ya, o dans arabanın ciğerini söküyor resmen. Işıklarda beklerken vos vos kalkışlar, yarı debriyajla yokuş yukarı tutunmalar derken motor ciğerini tüketiyor adeta. Kimse kusura bakmasın ama o agresif ani frenler ve fırlamalar var ya, işte yakıtı doğrudan egzozdan dışarı üflemenin en garanti yolu.
Bagajda taşıdığımız o gereksiz kalabalıklar, yazdan kalma şezlonglar, sökülmeyen portbagajlar arabanın belini büküyor her defasında. Rüzgarla inceden bir savaş veriyor alet otobanda, sen farkında bile değilsin ama o tavan kutusu havayı yarıp geçmek için extra ne terler döküyor. Hafiflet biraz şu aracı, bırak kalsın fazlalıklar evde...
Hava filtresi dediğin parça pamuk gibiken zamanla kömür karasına dönüyor, motor ne bilsin nefessiz kaldığını. İçeriye yeterince temiz oksijen girmeyince, o zavallı silindirler yakıtı tam yakamadan dışarı atmak zorunda kalıyor. Araba boğuluyor bildiğin, sen de gaza daha çok basıyorsun ki gitsin diye, işte bu tam bir kısır döngü.
Kaliteli yakıtla sokak arasından alınan ucuz mazotun o motorun canını nasıl yaktığını bir bilsen, bir daha asla riske girmezsin zaten. Enjektörler o kalitesiz pisliği püskürtmeye çalışırken tıkanıp kalıyor, sonra başla bakalım servis kuyruklarında beklemeye. Ucuz diye aldığın üç kuruşluk yakıt, bir ay sonra binlerce liralık temizlik masrafı olarak geri dönüyor maalesef.
Elektronik sensörler bozulduğunda araba adeta kör kütük sarhoş gibi geziniyor ortalıkta, ne yaktığını ne çektiğini kendisi de bilmiyor. O arıza lambası yanıp sönüyor ama biz genelde bant yapıştırıp geçiyoruz üstünden, sonra neden bu araba bu kadar yakıyor diye hayıflanıyoruz. Bilgisayara bağlatıp o beyinciğe bir sormak lazım, kim kimi kandırıyor acaba...