Kemal Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen hafta omuzumda garip bir ağırlıkla, yokuşun ortasında öylece kalakaldım; kontak kapalı, araba yerinden kıpırdamıyor ama ben de ilerleyemiyorum. Renault’nun o sabırlı mühendisliği bazen öyle bir noktaya geliyor ki, yılların getirdiği alışkanlıklarla el freni koluna ya da o küçük plastik düğmeye baktığımda içimden sessizce homurdanıyorum. Mekanik olanın o kemikli, kas gücüne dayanan güveniyle, bugünün sessiz sedasız çalışan elektronik motorlarının o nazlı dünyası arasında sıkışıp kalmış gibiyiz... Aslında her şey o küçük telin nem kapmasıyla ya da balataların zamanla yorgun düşmesiyle başlıyor, kim bilir kaç kez aynı yokuşu inip çıktık da o metal aksam sessizce aşındı.
Sürücü koltuğuna her oturduğumda direksiyonun hemen altındaki o gizli boşluğa elim istemsizce gider, bazen tık sesini duymak isterim; oysa yeni nesil Megane veya Talisman modellerinde sadece parmağınızı hafifçe yukarı çekmeniz yetiyor sanıyorsunuz. Yetmiyor işte, o minik motorun içeride ne fırıldaklar çevirdiğini, dişlilerin nasıl sıyrıldığını dışarıdan kimse görmüyor. Görmeyince de insan panikliyor tabii, gösterge panelinde ansızın beliren o kırmızı İngiliz anahtarı veya "Check parking brake" yazısı bütün keyfi kaçırmaya yetiyor da artıyor bile. Hani bazen yolda giderken arkadan gelen o hafif sürtünme sesi vardır ya, işte o ses adamın ömrünü yer ömrünü...
Sanayi yolunu tuttuğum o kasvetli pazartesi sabahı ustamız Remzi abi kaputu açmadan önce doğrudan el freni beynine baktı, sanki arabanın derdini benden daha iyi biliyordu. Elektronik el freni arızaları dediğin şey tam bir karın ağrısıdır, bazen sadece soketler oksitlenir küçücük bir spreyle çözülür bazen de bütün üniteyi tarihe gömmek zorunda kalırsın. Kimisi der ki "abi freni hep yokuşta çekme bozulur", kimisi de "yahu bu Fransızlar bu işi cidden bilmiyor" diye söylenir durur; oysa parça çalışmaktan yorulmuştur, hepsi bu. Araba dediğin biraz da vefa meselesidir, sen ona bakmazsan o da seni en olmadık yerde, o kırmızı ışığın ta ortasında yapayalnız bırakır...
Eski bir gazeteci gözüyle bakınca asıl mesele makinelerin bize karşı olan o sessiz ayaklanması gibi geliyor, teknoloji geliştikçe tamir etme şansımız azalıyor ve elimiz kolumuz bağlanıyor. Eskiden teli kopan el frenini sanayideki çırak on dakikada çekiçle, penseyle hallederdi; şimdi bilgisayara bağlamadan arabanın kapısını bile açamaz olduk neredeyse. Renault sahiplerinin o ortak kaderidir bu durum, bazen o düğmeye basarsın ama araba "ben bugün yorgunum" der gibi inatla bırakmaz kendini. İşte o an içindeki bütün o seyahat hevesi uçup gider, geriye sadece çekici bekleyen mutsuz bir adam ve yanan dörtlülerin o monoton ritmi kalır.
Sürücü koltuğuna her oturduğumda direksiyonun hemen altındaki o gizli boşluğa elim istemsizce gider, bazen tık sesini duymak isterim; oysa yeni nesil Megane veya Talisman modellerinde sadece parmağınızı hafifçe yukarı çekmeniz yetiyor sanıyorsunuz. Yetmiyor işte, o minik motorun içeride ne fırıldaklar çevirdiğini, dişlilerin nasıl sıyrıldığını dışarıdan kimse görmüyor. Görmeyince de insan panikliyor tabii, gösterge panelinde ansızın beliren o kırmızı İngiliz anahtarı veya "Check parking brake" yazısı bütün keyfi kaçırmaya yetiyor da artıyor bile. Hani bazen yolda giderken arkadan gelen o hafif sürtünme sesi vardır ya, işte o ses adamın ömrünü yer ömrünü...
Sanayi yolunu tuttuğum o kasvetli pazartesi sabahı ustamız Remzi abi kaputu açmadan önce doğrudan el freni beynine baktı, sanki arabanın derdini benden daha iyi biliyordu. Elektronik el freni arızaları dediğin şey tam bir karın ağrısıdır, bazen sadece soketler oksitlenir küçücük bir spreyle çözülür bazen de bütün üniteyi tarihe gömmek zorunda kalırsın. Kimisi der ki "abi freni hep yokuşta çekme bozulur", kimisi de "yahu bu Fransızlar bu işi cidden bilmiyor" diye söylenir durur; oysa parça çalışmaktan yorulmuştur, hepsi bu. Araba dediğin biraz da vefa meselesidir, sen ona bakmazsan o da seni en olmadık yerde, o kırmızı ışığın ta ortasında yapayalnız bırakır...
Eski bir gazeteci gözüyle bakınca asıl mesele makinelerin bize karşı olan o sessiz ayaklanması gibi geliyor, teknoloji geliştikçe tamir etme şansımız azalıyor ve elimiz kolumuz bağlanıyor. Eskiden teli kopan el frenini sanayideki çırak on dakikada çekiçle, penseyle hallederdi; şimdi bilgisayara bağlamadan arabanın kapısını bile açamaz olduk neredeyse. Renault sahiplerinin o ortak kaderidir bu durum, bazen o düğmeye basarsın ama araba "ben bugün yorgunum" der gibi inatla bırakmaz kendini. İşte o an içindeki bütün o seyahat hevesi uçup gider, geriye sadece çekici bekleyen mutsuz bir adam ve yanan dörtlülerin o monoton ritmi kalır.