Kemal Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır yollarda sayısız araba gördüm, kaputu açıp motorun yüzüne baktığımda makinelerin de insanlar gibi ne zaman köşeye sıkışacağını ezbere bildiğimi sandım ama yanılmışım; özellikle konu Fransız mühendisliği ve o ufacık metal kutular olunca işler her seferinde baştan yazılıyor. Megane'ından Clio'suna kadar binlerce Renault sahibinin servet ödedikten sonra hâlâ çözemedik diye kapımı aşındırması tesadüf değil çünkü mesele parça değiştirmek değil, arabanın beyninin neden senle inatlaştığını anlamak. Isıdan kavrulan lehimler, akü dalgalanmalarına kurban giden entegreler derken o ECU denen parça bir sabah uyanıyor ve bütün fabrikayı kilitliyor, sen de marşa basıp duruyorsun öylece...
Hani o usta bozuntularının "abi bu beyin tamamen çöpe gitmiş, yenisini alacağız" diyerek gözünün içine bakıp elli bin lira çektiği an var ya, işte o an tam bir tezgah; çünkü o hassas kartların üzerindeki çiplerin yüzde doksanı aslında kurtarılabilir durumda ve sadece işini bilen bir el, bir havya dokunuşuyla hayata dönebilir. Kimse de çıkıp sana "bu araba kronik olarak hararete duyarlı, bu yüzden beyin kendini korumaya alıyor" demez, çünkü sanayi esnafı parça satarak para kazanır, tamir ederek değil. Sen de mecburen cebindeki son kuruşu o yetkili ya da özel servislerin masasına bırakırsın, oysa sorunun kaynağı belki de sol çamurluğun altındaki oksitlenmiş bir şase kablosundan ibarettir...
Yolda giderken birden motor lambasının yanıp sönmesi, gaz yememe hissi ve arabanın sanki arkasından biri çekiyormuş gibi yığılması insanı çileden çıkarır; işte o an ECU'nun sinir sisteminin çöktüğü ve sensörlerden gelen verileri artık işleyemediği saniyedir. Bazen enjektörlerden biri açık kalır, bazen hararet müşüründen gelen yanlış sinyal beyni tamamen manipüle eder ve sen o panikle kilometrelerce ötedeki ustaya ulaşmaya çalışırken motoru gerçekten eline alırsın. Kimse de sana "çek kenara, beynin fişini çek, beş dakika dinlendir" demez; herkes bir parça sipariş etme yarışında, herkes seni yolun yolcusu belleyip cebini boşaltma derdinde...
Yılların gazetecisi ve eline anahtar almış bir adam olarak söylüyorum, modern arabalar artık birer bilgisayar ve bu bilgisayarların en büyük düşmanı nem, titreşim ve kalitesiz akü değişimleridir. Yan sanayi bir marş motoru taktırırsın, o marşın çektiği kaçak akım gidip doğrudan ECU'nun işlemcisini yakar; sonra da "Renault elektriği hassastır" diye masal anlatırlar adama. Hassas falan değil, sadece usta dediğin adam söktüğü parçanın nerede hata yaptığını okumayı bilmiyor, okumak yerine parça değiştirerek mühendisçilik oynuyor...
Eğer hâlâ o arabaya biniyorsan ve her sabah kontörü çevirirken içinden bir dua ediyorsan, bil ki o korku haklı bir korkudur çünkü o beyin ne zaman nerede arıza yapacağını sana asla haber vermez. Belki de en iyisi, o dandik soketleri söküp kendin balata spreyiyle temizlemek, şase kablolarını yenilemek ve sanayideki kurtların eline düşmeden önce kendi işini kendi ellerinle halletmektir...
Hani o usta bozuntularının "abi bu beyin tamamen çöpe gitmiş, yenisini alacağız" diyerek gözünün içine bakıp elli bin lira çektiği an var ya, işte o an tam bir tezgah; çünkü o hassas kartların üzerindeki çiplerin yüzde doksanı aslında kurtarılabilir durumda ve sadece işini bilen bir el, bir havya dokunuşuyla hayata dönebilir. Kimse de çıkıp sana "bu araba kronik olarak hararete duyarlı, bu yüzden beyin kendini korumaya alıyor" demez, çünkü sanayi esnafı parça satarak para kazanır, tamir ederek değil. Sen de mecburen cebindeki son kuruşu o yetkili ya da özel servislerin masasına bırakırsın, oysa sorunun kaynağı belki de sol çamurluğun altındaki oksitlenmiş bir şase kablosundan ibarettir...
Yolda giderken birden motor lambasının yanıp sönmesi, gaz yememe hissi ve arabanın sanki arkasından biri çekiyormuş gibi yığılması insanı çileden çıkarır; işte o an ECU'nun sinir sisteminin çöktüğü ve sensörlerden gelen verileri artık işleyemediği saniyedir. Bazen enjektörlerden biri açık kalır, bazen hararet müşüründen gelen yanlış sinyal beyni tamamen manipüle eder ve sen o panikle kilometrelerce ötedeki ustaya ulaşmaya çalışırken motoru gerçekten eline alırsın. Kimse de sana "çek kenara, beynin fişini çek, beş dakika dinlendir" demez; herkes bir parça sipariş etme yarışında, herkes seni yolun yolcusu belleyip cebini boşaltma derdinde...
Yılların gazetecisi ve eline anahtar almış bir adam olarak söylüyorum, modern arabalar artık birer bilgisayar ve bu bilgisayarların en büyük düşmanı nem, titreşim ve kalitesiz akü değişimleridir. Yan sanayi bir marş motoru taktırırsın, o marşın çektiği kaçak akım gidip doğrudan ECU'nun işlemcisini yakar; sonra da "Renault elektriği hassastır" diye masal anlatırlar adama. Hassas falan değil, sadece usta dediğin adam söktüğü parçanın nerede hata yaptığını okumayı bilmiyor, okumak yerine parça değiştirerek mühendisçilik oynuyor...
Eğer hâlâ o arabaya biniyorsan ve her sabah kontörü çevirirken içinden bir dua ediyorsan, bil ki o korku haklı bir korkudur çünkü o beyin ne zaman nerede arıza yapacağını sana asla haber vermez. Belki de en iyisi, o dandik soketleri söküp kendin balata spreyiyle temizlemek, şase kablolarını yenilemek ve sanayideki kurtların eline düşmeden önce kendi işini kendi ellerinle halletmektir...