Mustafa Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yeni filtreyi kutusundan çıkarıp yuvasına tam oturtmuş olmanız, iklimlendirme kanallarının o dip köşelerinde biriken mikroorganizma kolonilerini bir anda yok etmiyor maalesef. Torpido gözünün arkasındaki o dar plastik hazneye hapsedilmiş polen filtresi, dışarıdan giren tozu, yaprak parçalarını ve kaba partikülleri tutma konusunda harikalar yaratsa da, klima kompresörü kapandığı an evaporatör kanatçıklarında biriken o okyanus misali nemli hava küf mantarları için adeta bir cennet. Alüminyum peteklerin yüzeyindeki o incecik nem tabakası, zamanla biyolojik bir katmana, bir tür bakteriyel balçığa dönüşüyor; siz en kaliteli aktif karbonlu filtreyi taksanız bile hava o leş gibi kokan peteklerin arasından geçip kabine ulaşıyor... Yani sorun filtrede değil, filtrenin hemen gerisinde uzanan o karanlık ve nemli iklimlendirme labirentinde.
Drenaj hortumunun tıkalı olması ihtimalini kaç kişi hesaba katıyor ki şu sanayi ortamında? Evaporatör haznesinde yoğuşan suyun araç dışına tahliye edilmesini sağlayan o küçücük kauçuk boru, toz ve çamur birikintisiyle tıkandığı zaman, havalandırma kutusunun tabanı kelimenin tam anlamıyla durağan bir su birikintisine dönüşüyor. Yoğuşma suyu dışarı akamadıkça hazne içinde çürümeye başlayan o birikinti, aracın altından damlaması gereken suyu alıp doğrudan göğüs havalandırma ızgaralarına yönlendiriyor adeta. Plastik aksamın gözeneklerine sine sine ilerleyen bu ağır nem kokusunu sadece parça değişimiyle bastırabileceğini sanmak, biraz safça bir beklenti sanki... Tahliye kanalına tel sokup açmadan, o birikmiş dip suyunu tamamen boşaltmadan ne yapsanız boş.
Piyasada filtre değişimi diye yapılan işlemin standart prosedürü bellidir; kapağı aç, eskiyi çek al, yenisini it, kapağı kapat. Peki ya o filtrenin oturduğu plastik çerçevenin etrafına sıvanmış olan toz ve organik atık katmanı ne olacak? Filtre yuvasının iç cidarında kalan ve zamanla nemle birleşip taşlaşan o tortular, yeni filtrenin kenar süngerlerine temas ettiği andan itibaren mikroorganizma transferi çoktan başlamış oluyor. Yuvanın içi basınçlı hava ve alkol bazlı dezenfektan bir solüsyonla tamamen arındırılmadığı sürece, sıfır filtrenin dezenfekte edici hiçbir mucizevi gücü kalmıyor haliyle. Sadece parçayı yenileyerek sistemin hijyenini sağladığını düşünmek, kirli bir odaya sadece yeni bir halı serip temizlik bitti demekle aynı şey.
Klima sistemini yüksek fan devrinde ve maksimum soğutmada çalıştırıp gideceği yere varınca pat diye motoru stop eden sürücü davranışları da bu kokunun ana yakıtı aslında. Kompresör aniden durduğunda, evaporatör petekleri aşırı soğuk kalır ve dışarıdaki sıcak havayla temas ettiği an petek yüzeyinde muazzam bir yoğuşma meydana gelir. Yolculuk bitmeden birkaç dakika önce AC butonunu kapatıp fanı çalıştırmaya devam ederek o petekleri kurutmak varken... Sistemde kalan o aşırı nem, araç park halindeyken saatlerce havalandırma kanallarının içinde hapsolarak biyolojik bozulmayı hızlandırıyor. Sıcak ve nemli ortamda katlanarak çoğalmaya bayılan anaerobik bakteriler, bir sonraki sürüşünüzde fanı açtığınız ilk 30 saniyede o malum sirke-rutubet karışımı kokuyu yüzünüze çarpmak için hazırda bekliyor.
Sadece polen filtresi değişimiyle yetinmeyip havalandırma kanallarına köpük formunda antibakteriyel temizleyiciler uygulamak veya ozonla dezenfeksiyon yaptırmak şart belki de. Evaporatör peteklerine kadar ulaşan o yoğun temizlik köpükleri, alüminyum gözeneklerin arasına tutunmuş biyofilmi kimyasal olarak çözerek drenajdan dışarı atabiliyor ancak. Bazen de sorun havalandırmadan değil, kabin tabanına sızan ve halı fleksin altına işleyen gizli bir su birikintisinden kaynaklanıyor olabilir mi? Polen filtresi kapağının tırnağı tam oturmadığında, yağmur suyu doğrudan torpido altından taban halısına sızıyor ve sürücü kokunun havalandırma kanallarından geldiğini sanırken aslında ayaklarının altındaki keçe çürümeye devam ediyor... İklimlendirme sistemini bütüncül bir termodinamik ve hijyen dengesi olarak ele almadıkça, taze bir filtrenin kokuyu tek başına engellemesini beklemek biraz hayalçilik oluyor.
Drenaj hortumunun tıkalı olması ihtimalini kaç kişi hesaba katıyor ki şu sanayi ortamında? Evaporatör haznesinde yoğuşan suyun araç dışına tahliye edilmesini sağlayan o küçücük kauçuk boru, toz ve çamur birikintisiyle tıkandığı zaman, havalandırma kutusunun tabanı kelimenin tam anlamıyla durağan bir su birikintisine dönüşüyor. Yoğuşma suyu dışarı akamadıkça hazne içinde çürümeye başlayan o birikinti, aracın altından damlaması gereken suyu alıp doğrudan göğüs havalandırma ızgaralarına yönlendiriyor adeta. Plastik aksamın gözeneklerine sine sine ilerleyen bu ağır nem kokusunu sadece parça değişimiyle bastırabileceğini sanmak, biraz safça bir beklenti sanki... Tahliye kanalına tel sokup açmadan, o birikmiş dip suyunu tamamen boşaltmadan ne yapsanız boş.
Piyasada filtre değişimi diye yapılan işlemin standart prosedürü bellidir; kapağı aç, eskiyi çek al, yenisini it, kapağı kapat. Peki ya o filtrenin oturduğu plastik çerçevenin etrafına sıvanmış olan toz ve organik atık katmanı ne olacak? Filtre yuvasının iç cidarında kalan ve zamanla nemle birleşip taşlaşan o tortular, yeni filtrenin kenar süngerlerine temas ettiği andan itibaren mikroorganizma transferi çoktan başlamış oluyor. Yuvanın içi basınçlı hava ve alkol bazlı dezenfektan bir solüsyonla tamamen arındırılmadığı sürece, sıfır filtrenin dezenfekte edici hiçbir mucizevi gücü kalmıyor haliyle. Sadece parçayı yenileyerek sistemin hijyenini sağladığını düşünmek, kirli bir odaya sadece yeni bir halı serip temizlik bitti demekle aynı şey.
Klima sistemini yüksek fan devrinde ve maksimum soğutmada çalıştırıp gideceği yere varınca pat diye motoru stop eden sürücü davranışları da bu kokunun ana yakıtı aslında. Kompresör aniden durduğunda, evaporatör petekleri aşırı soğuk kalır ve dışarıdaki sıcak havayla temas ettiği an petek yüzeyinde muazzam bir yoğuşma meydana gelir. Yolculuk bitmeden birkaç dakika önce AC butonunu kapatıp fanı çalıştırmaya devam ederek o petekleri kurutmak varken... Sistemde kalan o aşırı nem, araç park halindeyken saatlerce havalandırma kanallarının içinde hapsolarak biyolojik bozulmayı hızlandırıyor. Sıcak ve nemli ortamda katlanarak çoğalmaya bayılan anaerobik bakteriler, bir sonraki sürüşünüzde fanı açtığınız ilk 30 saniyede o malum sirke-rutubet karışımı kokuyu yüzünüze çarpmak için hazırda bekliyor.
Sadece polen filtresi değişimiyle yetinmeyip havalandırma kanallarına köpük formunda antibakteriyel temizleyiciler uygulamak veya ozonla dezenfeksiyon yaptırmak şart belki de. Evaporatör peteklerine kadar ulaşan o yoğun temizlik köpükleri, alüminyum gözeneklerin arasına tutunmuş biyofilmi kimyasal olarak çözerek drenajdan dışarı atabiliyor ancak. Bazen de sorun havalandırmadan değil, kabin tabanına sızan ve halı fleksin altına işleyen gizli bir su birikintisinden kaynaklanıyor olabilir mi? Polen filtresi kapağının tırnağı tam oturmadığında, yağmur suyu doğrudan torpido altından taban halısına sızıyor ve sürücü kokunun havalandırma kanallarından geldiğini sanırken aslında ayaklarının altındaki keçe çürümeye devam ediyor... İklimlendirme sistemini bütüncül bir termodinamik ve hijyen dengesi olarak ele almadıkça, taze bir filtrenin kokuyu tek başına engellemesini beklemek biraz hayalçilik oluyor.