Emre Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Japon mühendisliğinin o soğuk, kusursuz ve asla taviz vermeyen cetvelinden çıkan her motor, aslında damarlarında dolaşan o siyah iksire yani kana muhtaçtır.
Blokların içinde dönen binlerce devirlik ömrü o incecik sıvı mı koruyacak sanki, evet, ta kendisi koruyacak çünkü sentetik moleküllerin o demir yığınıyla yaptığı dans başka hiçbir şeye benzemez.
Zamanında yağ çubuğunu çekip de o kararmış damlayı parmaklarının ucunda ezmeyen adam, motorun kalbindeki ritim bozukluğunu asla hissedemez.
Viskozite denen o tatar esareti, sıcaklık yüzünden bozulmaya başladığı an, pistonlar birbirine kelimenin tam anlamıyla kafa atmaya başlar ve sen o tuhaf sesi geç fark edersin...
O yüzden servis tabelalarının altında kuyruk olmaktansa, kaputu açıp kendi yağını seçmek bir otomobil tutkunu için gurur meselesidir, yoksa sanayi köşelerinde usta çırağın eline kalırsın.
Mitsubishi’nin o efsanevi turbo beslemeli kalplerini ömrü billah yaşatmak istiyorsan, numarasını katalogdan değil, motorun çıkardığı o tok homurtudan okuyacaksın.
Yağ filtresi dediğin parça üç kuruşluk teneke kutu değildir; o, motorun ciğerlerindeki kum tanelerini tutan son siperdir, değişmezsen bizzat kendi ellerinle boğarsın o aslanı.
Aşınma dediğin şey sessizce yürür, gece yarısı garaja çektiğin arabânın sabaha karşı ilk marşında o sürtünme sesini bir anlığına duyarsın ya, işte o an motor ömründen bir ömür kopar gider...
Değişim periyodunu on bin kilometrede bir sabitleyen zihniyet, motoru içten içe kemiren o görünmez pasın farkında bile değildir, şehir içi dur-kalkın getirdiği o ezeli işkence yağı on bin görmeden bitirir çünkü.
Kim bilir kaç kişi, sırf ucuz yağ aldım diye tatile çıkarken otoyol ortasında kilitlenen motorun başına çaresizce bakıp kaldı; tecrübe denilen şey tam da budur işte, acıtır ama akıllandırır.
Blokların içinde dönen binlerce devirlik ömrü o incecik sıvı mı koruyacak sanki, evet, ta kendisi koruyacak çünkü sentetik moleküllerin o demir yığınıyla yaptığı dans başka hiçbir şeye benzemez.
Zamanında yağ çubuğunu çekip de o kararmış damlayı parmaklarının ucunda ezmeyen adam, motorun kalbindeki ritim bozukluğunu asla hissedemez.
Viskozite denen o tatar esareti, sıcaklık yüzünden bozulmaya başladığı an, pistonlar birbirine kelimenin tam anlamıyla kafa atmaya başlar ve sen o tuhaf sesi geç fark edersin...
O yüzden servis tabelalarının altında kuyruk olmaktansa, kaputu açıp kendi yağını seçmek bir otomobil tutkunu için gurur meselesidir, yoksa sanayi köşelerinde usta çırağın eline kalırsın.
Mitsubishi’nin o efsanevi turbo beslemeli kalplerini ömrü billah yaşatmak istiyorsan, numarasını katalogdan değil, motorun çıkardığı o tok homurtudan okuyacaksın.
Yağ filtresi dediğin parça üç kuruşluk teneke kutu değildir; o, motorun ciğerlerindeki kum tanelerini tutan son siperdir, değişmezsen bizzat kendi ellerinle boğarsın o aslanı.
Aşınma dediğin şey sessizce yürür, gece yarısı garaja çektiğin arabânın sabaha karşı ilk marşında o sürtünme sesini bir anlığına duyarsın ya, işte o an motor ömründen bir ömür kopar gider...
Değişim periyodunu on bin kilometrede bir sabitleyen zihniyet, motoru içten içe kemiren o görünmez pasın farkında bile değildir, şehir içi dur-kalkın getirdiği o ezeli işkence yağı on bin görmeden bitirir çünkü.
Kim bilir kaç kişi, sırf ucuz yağ aldım diye tatile çıkarken otoyol ortasında kilitlenen motorun başına çaresizce bakıp kaldı; tecrübe denilen şey tam da budur işte, acıtır ama akıllandırır.