Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün mahalledeki parka uğradım, salıncakta sallanan mini minnacık bir çocuk, elinde devasa bir ekranla çizgi film izliyordu. Rüzgar hafif hafif esiyor, yapraklar hışırdayıp duruyor ama bizimkinin dünyayla bağı bambaşka bir yerde kopmuş sanki. Babası arkadan usulca itiyor salıncağı, çocuksa ekrana kilitlenmiş, ne gökyüzündeki kuşu görüyor ne de yanından geçen kediye bakıyor. Bir an durup düşündüm, biz ne zaman bu kadar acele eder olduk acaba... Vallahi billahi eski zamanları özlemek değil bu, sadece o küçücük parmakların ekrana değil de çamura, taşa temas etmesi gerekiyordu sanki.
Işıklı, rengarenk ve dokununca hemen tepki veren o büyülü dünyayla tanışmak için acelemiz ne, gerçekten hiç anlamıyorum. Hani derler ya, her şeyin bir zamanı var diye, işte bu ekran meselesi de tam olarak öyle bir şey bence. Okul öncesi dönemde, yani şöyle üç dörde gelene kadar o plastik levhaların çocukların elinde ne işi var ki? Beyin dediğin o yaşlarda dokunarak, düşerek, tadarak öğreniyor dünyayı; piksel piksel işlenen hayali görüntülerle değil. Üç yaşından önce o soğuk cama dokunması hiçbir şey kazandırmıyor ona, aksine koca bir dünyayı kaçırmasına sebep oluyor...
Komşunun kızı Ece geldi geçen akşam bize, altı yaşında falan işte, elinden tableti bir aldık ki sormayın, ortalık birbirine girdi. Kızcağız sanki kendi kolunu bacağını kaybetmiş gibi ağladı, hırpaladı kendini. İnsan üzülüyor abi ya, vallahi bak için cızlıyor o halini görünce. İlkokul çağına kadar, yani altı yedili yaşlara gelene kadar o cihazları sadece bir araç gibi, arada bir açılan bir masal penceresi gibi sunmak lazım çocuklara. Tamamen yasaklamak da çözüm değil elbette, ama sınır koymazsak kendi dünyalarından çalıyoruz işte.
Hani bazen düşünüyorsun, okul çağı başladı mı acaba biraz serbest mi bıraksak diye? Yedi sekiz yaşları, dersler için, ödevler için ya da biraz vakit geçirmek için o ekranlarla tanışmak adına sanki daha makul bir eşik. Kendi özdenetimini yavaş yavaş kavramaya başladığı zamanlar yani. Bir saat izlesin ama sonra kapatsın, gitsin arkadaşıyla sokakta koştursun, resim çizsin. Zira kontrolü eline alamayacak yaştaki bir çocuğa o sonsuz dünyayı teslim etmek, akıntılı bir denize cansız yeleğiyle bırakmak gibi bir şey...
Diyelim ki vakit geldi, çocuk büyüdü ve o tablet artık evin bir bireyi oldu; peki biz ne yapıyoruz? Bırakıyoruz çocuk odasına kapansın, saatlerce ne izlediğini bile bilmeden yaşayıp gitsin... Yok öyle şey, olmamalı yani. Birlikte bakmak lazım o ekrana, ne izliyor, neye gülüyor, neye şaşırıyor merak etmek gerek. Sadece süreyi kısıtlamak yetmiyor ki, o ekranın içinde ne olduğunu da konuşmak, paylaşmak lazım onunla.
Bazen kendi kendime soruyorum, biz yetişkinler bile ekrandan kafamızı kaldıramazken çocuktan ne bekliyoruz ki? Bizim elimizde telefon, gözümüzde tablet varken "haydi bakalım sen git oyuncaklarınla oyna" demek ne kadar inandırıcı olabilir? Onlar bizi izliyor, bizi taklit ediyor, bizim yaşantımızı kopyalıyorlar bir nevi. Çocuk tabletle değil, aslında bizim ilgisizliğimizle baş başa kalıyor çoğu zaman...
Akşamüstü güneş çekilirken balkonda oturup çayımı yudumluyorum, karşı apartmanın penceresinden yansıyan o mavi ışıkları görüyorum tek tek. Her pencerede farklı bir çocuk, farklı bir ekrana hapsolmuş sanki. Yaş dediğin sadece bir sayı belki ama, çocuğun doğayla, insanla, gerçek hayatla kurduğu o samimi bağ bozulmadan o cihazları eve sokmamak en güzeli. Bırakın biraz canları sıkılsın, bırakın hayal kursunlar, gökyüzüne bakıp bulutları benzetcek bir şeyler arasınlar...
Işıklı, rengarenk ve dokununca hemen tepki veren o büyülü dünyayla tanışmak için acelemiz ne, gerçekten hiç anlamıyorum. Hani derler ya, her şeyin bir zamanı var diye, işte bu ekran meselesi de tam olarak öyle bir şey bence. Okul öncesi dönemde, yani şöyle üç dörde gelene kadar o plastik levhaların çocukların elinde ne işi var ki? Beyin dediğin o yaşlarda dokunarak, düşerek, tadarak öğreniyor dünyayı; piksel piksel işlenen hayali görüntülerle değil. Üç yaşından önce o soğuk cama dokunması hiçbir şey kazandırmıyor ona, aksine koca bir dünyayı kaçırmasına sebep oluyor...
Komşunun kızı Ece geldi geçen akşam bize, altı yaşında falan işte, elinden tableti bir aldık ki sormayın, ortalık birbirine girdi. Kızcağız sanki kendi kolunu bacağını kaybetmiş gibi ağladı, hırpaladı kendini. İnsan üzülüyor abi ya, vallahi bak için cızlıyor o halini görünce. İlkokul çağına kadar, yani altı yedili yaşlara gelene kadar o cihazları sadece bir araç gibi, arada bir açılan bir masal penceresi gibi sunmak lazım çocuklara. Tamamen yasaklamak da çözüm değil elbette, ama sınır koymazsak kendi dünyalarından çalıyoruz işte.
Hani bazen düşünüyorsun, okul çağı başladı mı acaba biraz serbest mi bıraksak diye? Yedi sekiz yaşları, dersler için, ödevler için ya da biraz vakit geçirmek için o ekranlarla tanışmak adına sanki daha makul bir eşik. Kendi özdenetimini yavaş yavaş kavramaya başladığı zamanlar yani. Bir saat izlesin ama sonra kapatsın, gitsin arkadaşıyla sokakta koştursun, resim çizsin. Zira kontrolü eline alamayacak yaştaki bir çocuğa o sonsuz dünyayı teslim etmek, akıntılı bir denize cansız yeleğiyle bırakmak gibi bir şey...
Diyelim ki vakit geldi, çocuk büyüdü ve o tablet artık evin bir bireyi oldu; peki biz ne yapıyoruz? Bırakıyoruz çocuk odasına kapansın, saatlerce ne izlediğini bile bilmeden yaşayıp gitsin... Yok öyle şey, olmamalı yani. Birlikte bakmak lazım o ekrana, ne izliyor, neye gülüyor, neye şaşırıyor merak etmek gerek. Sadece süreyi kısıtlamak yetmiyor ki, o ekranın içinde ne olduğunu da konuşmak, paylaşmak lazım onunla.
Bazen kendi kendime soruyorum, biz yetişkinler bile ekrandan kafamızı kaldıramazken çocuktan ne bekliyoruz ki? Bizim elimizde telefon, gözümüzde tablet varken "haydi bakalım sen git oyuncaklarınla oyna" demek ne kadar inandırıcı olabilir? Onlar bizi izliyor, bizi taklit ediyor, bizim yaşantımızı kopyalıyorlar bir nevi. Çocuk tabletle değil, aslında bizim ilgisizliğimizle baş başa kalıyor çoğu zaman...
Akşamüstü güneş çekilirken balkonda oturup çayımı yudumluyorum, karşı apartmanın penceresinden yansıyan o mavi ışıkları görüyorum tek tek. Her pencerede farklı bir çocuk, farklı bir ekrana hapsolmuş sanki. Yaş dediğin sadece bir sayı belki ama, çocuğun doğayla, insanla, gerçek hayatla kurduğu o samimi bağ bozulmadan o cihazları eve sokmamak en güzeli. Bırakın biraz canları sıkılsın, bırakın hayal kursunlar, gökyüzüne bakıp bulutları benzetcek bir şeyler arasınlar...