Erem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Devir saati sanki seninle inatlaşıyor gibi ibreyi yukarı tırmandırıyor ama o tekerlekler yola bir türlü tutunamıyor; işte insanın içine o garip fenalık hissini düşüren an tam da o andır. Gaza yükleniyorsun, motor sanki feryat figan bağırıyor, ses kabininin içine kadar doluyor ama araba hâlâ olduğu yerde sayıyor... Hani derler ya, tahta kaşıkla aş dövmeye benziyor bu iş, ses var, gürültü var ama ortada ne bir ilerleme ne de bir menzile varma emaresi var. Debriyaj balatası dediğin parça, o canım motorun ürettiği bütün o güçlü kuvveti şanzımana aktaramaz hale geldiğinde, işte tam o noktada mekanik bir hüzün başlar. Sen gitmek istiyorsun, motor gitmek istiyor, yollar seni çağırıyor ama o balata sıyırmış bir kere, bütün hevesini yarı yolda bırakıyor...
Oysa sabah evden çıkarken her şey ne kadar da umut vericiydi, değil mi? Marşa basmışsın, motorun o yumuşak mırıltısı içini ısıtmış, yola koyulmuşsun; fakat yokuş yukarı sararken birden devir yükselivermiş ama araba hızlanmak bir yana dursun, sanki arkasından görünmez bir el onu geriye doğru çekiyormuş gibi yığılıp kalmış. İnsan böyle anlarda direksiyon simidini sıkar da ne yapacağını bilemez ya, işte o çaresizlik hissi sürücünün ruhunu kemirir durur. Mekanik dediğin şey vefasızdır biraz, zamanı gelince seni yolda bırakır; sen bakımdan bakıma koşturursun ama o metal yığını yorulur, aşınır ve en olmadık yerde bayrağı çeker. Acaba diyorum, arabaya bindiğimizde onun bu sessiz feryatlarını daha önce duymalı mıydık, yoksa her şeyi son ana kadar akışına bırakmak bizim insanımızın değişmez kaderi mi...
Sistemin nasıl çalıştığını şöyle bir gözünün önüne getir, o volan ile baskı arasında sıkışıp kalan zavallı balata zamanla incelir, üzerindeki o sürtünmeyi sağlayan balata salatası adeta cam gibi parlar ve tutunma özelliğini tamamen yitiriverir. Sen gaz pedalına her bastığında, motor gücünü aktaracak bir yüzey bulamaz, boşa döner durur; işte o devir artışının arkasındaki acı gerçeğin adı tam olarak budur. Araba gitmiyor çünkü güç ile hareket arasındaki o ince köprü artık kırılmıştır, aradaki bağ kopmuştur; motor çalışıyor çalışmasına ama tekerlekle olan o kutsal ittifak bozulmuştur bir kere. Belki de biraz daha erken fark edip o servetin yolunu tutmalıydın, kim bilir...
Oysa sabah evden çıkarken her şey ne kadar da umut vericiydi, değil mi? Marşa basmışsın, motorun o yumuşak mırıltısı içini ısıtmış, yola koyulmuşsun; fakat yokuş yukarı sararken birden devir yükselivermiş ama araba hızlanmak bir yana dursun, sanki arkasından görünmez bir el onu geriye doğru çekiyormuş gibi yığılıp kalmış. İnsan böyle anlarda direksiyon simidini sıkar da ne yapacağını bilemez ya, işte o çaresizlik hissi sürücünün ruhunu kemirir durur. Mekanik dediğin şey vefasızdır biraz, zamanı gelince seni yolda bırakır; sen bakımdan bakıma koşturursun ama o metal yığını yorulur, aşınır ve en olmadık yerde bayrağı çeker. Acaba diyorum, arabaya bindiğimizde onun bu sessiz feryatlarını daha önce duymalı mıydık, yoksa her şeyi son ana kadar akışına bırakmak bizim insanımızın değişmez kaderi mi...
Sistemin nasıl çalıştığını şöyle bir gözünün önüne getir, o volan ile baskı arasında sıkışıp kalan zavallı balata zamanla incelir, üzerindeki o sürtünmeyi sağlayan balata salatası adeta cam gibi parlar ve tutunma özelliğini tamamen yitiriverir. Sen gaz pedalına her bastığında, motor gücünü aktaracak bir yüzey bulamaz, boşa döner durur; işte o devir artışının arkasındaki acı gerçeğin adı tam olarak budur. Araba gitmiyor çünkü güç ile hareket arasındaki o ince köprü artık kırılmıştır, aradaki bağ kopmuştur; motor çalışıyor çalışmasına ama tekerlekle olan o kutsal ittifak bozulmuştur bir kere. Belki de biraz daha erken fark edip o servetin yolunu tutmalıydın, kim bilir...