Mustafa Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Evliliğin ilk yılı o heyecanla, "Ha bugün oldu, ha yarın olacak" diye beklemekle geçiyor genelde. Korunmayı bırakmışsın, her ay o malum gün gelmesin diye dualar ediyorsun ama bir bakıyorsun ki takvimler dönüp duruyor. İşte tıp dünyası buna bir yıl süre tanıyor; bir yıl boyunca haftada iki üç kez düzenli denemene rağmen o çift çizgiyi göremiyorsan, bir şeylerin yolunda gitmediğini kabullenmek gerekiyor galiba... Vallahi billahi zaman su gibi akıp giderken insan fark etmiyor ama vücut kendi ritminde diretiyor bazen.
Yumurtalıkların o eski neşesi kalmamış olabilir mi, mesela yaş otuz beşin üzerine çıktığında? Zaman o kadar acımasız ki, biz kendimizi en verimli, en enerjik hissettiğimiz dönemde kariyere, hayat koşturmacasına dalmışken içeride biyolojik saat tıkır tıkır işliyor. Kadınlarda yumurta rezervinin azalması ya da kalitesinin düşmesi, bu tedavinin kapısını çalanların en sık karşılaştığı hikayelerden biri aslında. Hani her şey yolundadır, kendinizi çok iyi hissedersiniz ama tahliller başka bir şey söyler ya...
Erkek tarafında da işler her zaman kağıt üstünde göründüğü gibi pürüzsüz ilerlemiyor abi ya. Sperm sayısının azlığı, hareket etmedeki o tembellikleri ya da yapısal olarak yumurtaya ulaşamayacak kadar formsuz olmaları... Toplumda hep fatura kadına kesilir ama işin aslı hiç de öyle değil, yük yarı yarıya paylaştırılmış durumda bu hayatta. Bazen tek bir canlı sperm hücresi bulmak için koca bir laboratuvar seferber oluyor, laboratuvardaki o mikroskop altındaki dünyayı görsen şaşarsın.
Tüplerin tıkalı olması meselesi var bir de, hani şu yumurtayla spermin gizlice buluşup anlaştığı o gizli yollar. Geçirilmiş ciddi bir enfeksiyon, eski bir ameliyat izi veya kimselerin tam çözemediği bir nedenden ötürü o yollar tamamen kapanabiliyor bazen. Yol kapalı olunca, içeride ne kadar kaliteli yumurta olursa olsun, ne kadar azimli sperm bulunursa bulunsun buluşma gerçekleşmiyor bir türlü... Köprü yıkılmış gibi düşün, iki yakanın insanı birbirine el sallıyor ama kavuşamıyor.
Çikolata kisti dedikleri o sinir bozucu endometriozis belası da yumurtalıkların etrafını sarıp sarmalayabiliyor. Her ay kabusa dönen o sancılı adet dönemlerinin arkasında yatan sebep, meğer gelecekteki bebek hayallerine de taş koyuyormuş. Bu kistler hem yumurta kalitesini bozuyor hem de rahim içindeki o huzurlu ortamı resmen altüst ediyor. İnatçı bir misafir gibidirler, temizlemesi de derttir, onlarla yaşaması da...
Bazen de doktorlar elindeki bütün tetkiklere bakar, her şey mükemmel görünür ama yine de bebek olmaz. Açıklanamayan kısırlık diyorlar tıp dilinde buna, yani "Her şey sağlam ama nedenini biz de çözemedik" itirafı bir nevi. İnsanın canını en çok bu belirsizlik yakıyor zaten, düşmanını bilsen savaşacaksın ama ortada somut hiçbir sebep yokken ellerin boş kalıyor. İşte bu noktada tıp, "Gel o zaman biz doğanın yapamadığı o ilk dokunuşu dışarıda yapalım" diyerek elini uzatıyor sana.
Yumurtalıkların o eski neşesi kalmamış olabilir mi, mesela yaş otuz beşin üzerine çıktığında? Zaman o kadar acımasız ki, biz kendimizi en verimli, en enerjik hissettiğimiz dönemde kariyere, hayat koşturmacasına dalmışken içeride biyolojik saat tıkır tıkır işliyor. Kadınlarda yumurta rezervinin azalması ya da kalitesinin düşmesi, bu tedavinin kapısını çalanların en sık karşılaştığı hikayelerden biri aslında. Hani her şey yolundadır, kendinizi çok iyi hissedersiniz ama tahliller başka bir şey söyler ya...
Erkek tarafında da işler her zaman kağıt üstünde göründüğü gibi pürüzsüz ilerlemiyor abi ya. Sperm sayısının azlığı, hareket etmedeki o tembellikleri ya da yapısal olarak yumurtaya ulaşamayacak kadar formsuz olmaları... Toplumda hep fatura kadına kesilir ama işin aslı hiç de öyle değil, yük yarı yarıya paylaştırılmış durumda bu hayatta. Bazen tek bir canlı sperm hücresi bulmak için koca bir laboratuvar seferber oluyor, laboratuvardaki o mikroskop altındaki dünyayı görsen şaşarsın.
Tüplerin tıkalı olması meselesi var bir de, hani şu yumurtayla spermin gizlice buluşup anlaştığı o gizli yollar. Geçirilmiş ciddi bir enfeksiyon, eski bir ameliyat izi veya kimselerin tam çözemediği bir nedenden ötürü o yollar tamamen kapanabiliyor bazen. Yol kapalı olunca, içeride ne kadar kaliteli yumurta olursa olsun, ne kadar azimli sperm bulunursa bulunsun buluşma gerçekleşmiyor bir türlü... Köprü yıkılmış gibi düşün, iki yakanın insanı birbirine el sallıyor ama kavuşamıyor.
Çikolata kisti dedikleri o sinir bozucu endometriozis belası da yumurtalıkların etrafını sarıp sarmalayabiliyor. Her ay kabusa dönen o sancılı adet dönemlerinin arkasında yatan sebep, meğer gelecekteki bebek hayallerine de taş koyuyormuş. Bu kistler hem yumurta kalitesini bozuyor hem de rahim içindeki o huzurlu ortamı resmen altüst ediyor. İnatçı bir misafir gibidirler, temizlemesi de derttir, onlarla yaşaması da...
Bazen de doktorlar elindeki bütün tetkiklere bakar, her şey mükemmel görünür ama yine de bebek olmaz. Açıklanamayan kısırlık diyorlar tıp dilinde buna, yani "Her şey sağlam ama nedenini biz de çözemedik" itirafı bir nevi. İnsanın canını en çok bu belirsizlik yakıyor zaten, düşmanını bilsen savaşacaksın ama ortada somut hiçbir sebep yokken ellerin boş kalıyor. İşte bu noktada tıp, "Gel o zaman biz doğanın yapamadığı o ilk dokunuşu dışarıda yapalım" diyerek elini uzatıyor sana.