Mehmet Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Direksiyon başındayken her şeyin yolunda gittiğini düşünürüz, oysa ayağımızın altındaki o küçük pedal hayati bir sıvı dengesine sırtını dayamaktadır. Fren hidroliği bittiğinde ya da kritik seviyenin altına düştüğünde, sistemin içindeki o muazzam hidrolik basınç bir anda yok olur. Pedala bastığınızda normalde balataları disklere doğru iten o güçlü itme kuvveti yerine, boruların içine sızan sinsi hava kabarcıklarıyla karşılaşmaya başlarsınız. Gaz pedalına basıp hızlanmak saniyeler alırken, yavaşlamak istediğiniz o panik anında aracın altınızdan kayıp gitmesi tam bir kabus senaryosudur... İşte bu yüzden hidrolik seviyesini düzenli kontrol etmek, o küçük plastik kutunun çizgilerine bakmak hayati önem taşır.
Fren pedalının altına aniden görünmez bir sünger konmuş gibi hissetmeye başladıysanız, sistem imdat çağrısı yapıyor demektir. Hidrolik sıvısı azaldıkça pedal sertliğini kaybeder, yumuşar ve neredeyse paspasa kadar dirençsizce esnemeye başlar. Siz yavaşlamak için debelenirken araç hiçbir tepki vermez, sanki boşluğa basıyormuşsunuz gibi bir his yerleşir içinize. Bazen de tam tersi olur; sistem hava yakaladığı için pedal bir yumuşar, bir sertleşir, kararsızlaşır. Ayağınızın altındaki o eski, güven veren sertliğin yerini alan bu kaygan ve güvensiz his, aslında balataların diske dokunacak gücü bulamadığının en net kanıtıdır.
Peki, bu sıvı nereye gidiyor, kendi kendine buharlaşıp uçmuyor ya bu meret? Aslında hidrolik sistemleri kapalı devre çalışır, yani durup dururken eksilme yapmaması gerekir; eğer gözle görülür bir azalma varsa ortada ciddi bir sızıntı var demektir. Fren kalperlerinden, tekerlek silindirlerinden ya da o sert çelik boruların ek yerlerinden sızan damlalar zamanla sistemi kurutur. Bazen de sızıntı o kadar sinsidir ki, aracın altına eğilip baksanız bile göremezsiniz, hidrolik sıvısı kampananın içine ya da motor bölmesindeki gizli bir köşeye akar... Her sabah arabanın yanına gittiğinizde şöyle bir altını kontrol etmek, lastiklerin iç kısmında ıslaklık aramak iyi bir alışkanlıktır.
Yolda giderken başınıza böyle bir felaket geldiğinde ne yapacağınızı bilmek, panikle sağa sola savrulmanızı engeller. Öncelikle ayağınızı o yumuşamış pedaldan çekip tekrar tekrar, hızla pompalamayı denemelisiniz; bu hareket sistemde kalan son hidrolik kırıntılarını bir araya getirip geçici bir basınç yaratabilir. Motor frenini kullanmak, yani vitesi sırayla küçülterek motorun kompresyon gücüyle yavaşlamak da o anki en büyük kurtarıcınız olacaktır. El frenini ise asla birden asılmadan, arkadaki mekanik tellerin lastikleri kilitlemeyeceğini umarak, yavaşça ve kademeli olarak çekmek gerekir. Soğukkanlı kalıp aracı emniyetli bir şeride atana kadar o pedalın üzerindeki baskıyı artırmaktan başka çareniz kalmaz bazen.
Eskimiş ve özelliğini yitirmiş bir hidrolik sıvısı da aslında bitmiş bir hidrolikle neredeyse aynı kapıya çıkar, bunu hiç düşündünüz mü? Hidrolik sıvısı higroskopik bir yapıya sahiptir, yani çevredeki nemi ve suyu adeta bir sünger gibi kendi bünyesine çeker. Zamanla suyla karışan bu sıvı, siz frene sertçe bastığınızda oluşan o muazzam ısıyla birlikte kaynamaya başlar ve sistemin içinde buhar kabarcıkları üretir. Buhar ise sıvı gibi sıkıştırılamaz olmadığından, pedala uyguladığınız kuvvet balatalara iletilemez ve frenleriniz yine tutmaz olur. Sırf bu gizli tehlike yüzünden, rengi koyulaşmış, kahverengiye dönmüş o sıvıyı kilometre dolmasa bile iki yılda bir komple yenilemek en mantıklı koruyucu hekimliktir.
Fren pedalının altına aniden görünmez bir sünger konmuş gibi hissetmeye başladıysanız, sistem imdat çağrısı yapıyor demektir. Hidrolik sıvısı azaldıkça pedal sertliğini kaybeder, yumuşar ve neredeyse paspasa kadar dirençsizce esnemeye başlar. Siz yavaşlamak için debelenirken araç hiçbir tepki vermez, sanki boşluğa basıyormuşsunuz gibi bir his yerleşir içinize. Bazen de tam tersi olur; sistem hava yakaladığı için pedal bir yumuşar, bir sertleşir, kararsızlaşır. Ayağınızın altındaki o eski, güven veren sertliğin yerini alan bu kaygan ve güvensiz his, aslında balataların diske dokunacak gücü bulamadığının en net kanıtıdır.
Peki, bu sıvı nereye gidiyor, kendi kendine buharlaşıp uçmuyor ya bu meret? Aslında hidrolik sistemleri kapalı devre çalışır, yani durup dururken eksilme yapmaması gerekir; eğer gözle görülür bir azalma varsa ortada ciddi bir sızıntı var demektir. Fren kalperlerinden, tekerlek silindirlerinden ya da o sert çelik boruların ek yerlerinden sızan damlalar zamanla sistemi kurutur. Bazen de sızıntı o kadar sinsidir ki, aracın altına eğilip baksanız bile göremezsiniz, hidrolik sıvısı kampananın içine ya da motor bölmesindeki gizli bir köşeye akar... Her sabah arabanın yanına gittiğinizde şöyle bir altını kontrol etmek, lastiklerin iç kısmında ıslaklık aramak iyi bir alışkanlıktır.
Yolda giderken başınıza böyle bir felaket geldiğinde ne yapacağınızı bilmek, panikle sağa sola savrulmanızı engeller. Öncelikle ayağınızı o yumuşamış pedaldan çekip tekrar tekrar, hızla pompalamayı denemelisiniz; bu hareket sistemde kalan son hidrolik kırıntılarını bir araya getirip geçici bir basınç yaratabilir. Motor frenini kullanmak, yani vitesi sırayla küçülterek motorun kompresyon gücüyle yavaşlamak da o anki en büyük kurtarıcınız olacaktır. El frenini ise asla birden asılmadan, arkadaki mekanik tellerin lastikleri kilitlemeyeceğini umarak, yavaşça ve kademeli olarak çekmek gerekir. Soğukkanlı kalıp aracı emniyetli bir şeride atana kadar o pedalın üzerindeki baskıyı artırmaktan başka çareniz kalmaz bazen.
Eskimiş ve özelliğini yitirmiş bir hidrolik sıvısı da aslında bitmiş bir hidrolikle neredeyse aynı kapıya çıkar, bunu hiç düşündünüz mü? Hidrolik sıvısı higroskopik bir yapıya sahiptir, yani çevredeki nemi ve suyu adeta bir sünger gibi kendi bünyesine çeker. Zamanla suyla karışan bu sıvı, siz frene sertçe bastığınızda oluşan o muazzam ısıyla birlikte kaynamaya başlar ve sistemin içinde buhar kabarcıkları üretir. Buhar ise sıvı gibi sıkıştırılamaz olmadığından, pedala uyguladığınız kuvvet balatalara iletilemez ve frenleriniz yine tutmaz olur. Sırf bu gizli tehlike yüzünden, rengi koyulaşmış, kahverengiye dönmüş o sıvıyı kilometre dolmasa bile iki yılda bir komple yenilemek en mantıklı koruyucu hekimliktir.