Kerem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Otoparkta sabahın köründe direksiyonu sola kıvırmaya çalıştığın o anı hatırla, sanki betonun üzerindermiş gibi kaskatı kesilmişti değil mi... Alman mühendisliği falan diyoruz ama o hidrolik destekli mil bir gün sabrını taşırmaya karar verdiğinde, altındaki makinenin ne kadar hassas bir hurda yığınına dönüşebileceğini ancak o mukavva gibi sertleşen hisle anlıyorsun.
Kutu içerisindeki dişlilerin zamanla sıyırması ya da keçelerin o soğuk kış günlerinde yağı salması meselesi tamamen metalin yorgunluğuyla ilgili... Tamirciye gidip "usta bu niye böyle oldu" diye sorduğunda aldığın o kaçamak cevaplar insanı çileden çıkarıyor; halbuki işin özü o iç kısımdaki toleransların aşınması ve yağ basıncının bir yerden kaçak vermesi, başka hiçbir mucize yok.
Gıyk gıyk öten o lanet ses özellikle sıcak yaz günlerinde trafikte sıkışıp kaldığında kulak tırmalamaya başlar ki insan direksiyon simidini kemirmek istiyor... Direksiyon kutusu arızaları öyle bir anda "ben bozuluyorum" diye sinyal vermez, önce ufak bir boşluk bırakır, yolda giderken araba kendi kendine sağa sola oynamaya başlar, sen de rüzgâr vuruyor sanırsın ama aslında dişliler birbirini yiyor...
Sanayi esnafının "değişecek abi" deyip eline tutuşturduğu o astronomik rakamlı faturalar kafanı bulandırmasın, bazen sadece mil taşlama ve keçe değişimiyle bu iş çözülür ama kim uğraşacak dimi... O yüzden direksiyonu tam tur dayayıp dayayıp bırakma alışkanlığından vazgeçmelisin, çünkü o hidrolik pompası sonuna kadar sıkıştığında zavallı kutunun içindeki keçelere bindirdiği o devasa basınç, arızanın en büyük tetikçisi...
Asfalttaki en ufak bir çukura düştüğünde küt diye gelen o ses sadece ön takımın değil, doğrudan kutunun içindeki tezgâhın dağıldığının habercisidir... Direksiyon kutusu arızası dediğin şey sabırlı bir kanser gibidir, önce hissizleştirir, sonra boşluk yapar ve en sonunda seni o virajda ansızın yolda bırakır... Şasi numarasını verip parça ararken esnafın yüzündeki o umursamaz ifadeyi gördükçe, insanın arabayı yakası geliyor bazen...
Kutu içerisindeki dişlilerin zamanla sıyırması ya da keçelerin o soğuk kış günlerinde yağı salması meselesi tamamen metalin yorgunluğuyla ilgili... Tamirciye gidip "usta bu niye böyle oldu" diye sorduğunda aldığın o kaçamak cevaplar insanı çileden çıkarıyor; halbuki işin özü o iç kısımdaki toleransların aşınması ve yağ basıncının bir yerden kaçak vermesi, başka hiçbir mucize yok.
Gıyk gıyk öten o lanet ses özellikle sıcak yaz günlerinde trafikte sıkışıp kaldığında kulak tırmalamaya başlar ki insan direksiyon simidini kemirmek istiyor... Direksiyon kutusu arızaları öyle bir anda "ben bozuluyorum" diye sinyal vermez, önce ufak bir boşluk bırakır, yolda giderken araba kendi kendine sağa sola oynamaya başlar, sen de rüzgâr vuruyor sanırsın ama aslında dişliler birbirini yiyor...
Sanayi esnafının "değişecek abi" deyip eline tutuşturduğu o astronomik rakamlı faturalar kafanı bulandırmasın, bazen sadece mil taşlama ve keçe değişimiyle bu iş çözülür ama kim uğraşacak dimi... O yüzden direksiyonu tam tur dayayıp dayayıp bırakma alışkanlığından vazgeçmelisin, çünkü o hidrolik pompası sonuna kadar sıkıştığında zavallı kutunun içindeki keçelere bindirdiği o devasa basınç, arızanın en büyük tetikçisi...
Asfalttaki en ufak bir çukura düştüğünde küt diye gelen o ses sadece ön takımın değil, doğrudan kutunun içindeki tezgâhın dağıldığının habercisidir... Direksiyon kutusu arızası dediğin şey sabırlı bir kanser gibidir, önce hissizleştirir, sonra boşluk yapar ve en sonunda seni o virajda ansızın yolda bırakır... Şasi numarasını verip parça ararken esnafın yüzündeki o umursamaz ifadeyi gördükçe, insanın arabayı yakası geliyor bazen...