Araç Sigortası Yanarsa Ne Olur?

Araç Sigortası Yanarsa Ne Olur?

Yusuf Usta

Kayıtlı Kullanıcı
Puan 0
Çözümler 0
Katılım
13 Haz 2026
Mesajlar
513
Tepkime puanı
0
Yusuf Usta
Vücudun o eski ritmini kaybetmeye başladığını ilk başta hiç konduramıyor insan kendine, hani sabahları uyanınca ağızda kuruyan o tuhaf pas tadı olur ya, işte onun geçmek bilmeyen bir çöle dönüşmesiyle başlıyor her şey. Sürekli bir bardak su, arkasından bir bardak daha devirirken buluyorsun kendini ama o yangın bir türlü sönmüyor abi ya... Vallahi billahi ne kadar içersen iç, sanki hücrelerin o suyu hiç görmüyor, doğrudan transit geçip gidiyor gibi bir his bu. Eskiden bir bardak çayla saatlerce oturan ben, bir bakmışım elimde sürahiyle geziyorum evde; gece yarıları uykudan uyanıp mutfak tezgahına dayanarak kana kana su içmek ne demekmiş, insan bu illet kapıyı çalınca anlıyormuş meğer. İşte bu polidipsi dedikleri tıbbi nane, yani o bitmek bilmeyen susuzluk hissi, aslında vücudun kandaki fazla glikozu dışarı atmak için çırpınırken verdiği o ilk, o en samimi imdat çağrısı...

Gecenin bir yarısı, herkes derin uykusundayken o yatağın içinden kaç defa doğrulduğumu, kaç kez soğuk parkeye basıp banyoya doğru yürüdüğümü artık inan sayamaz oldum. Sık idrara çıkma mevzusu, hani o poliüri dedikleri şey var ya, sadece bir rahatsızlık değil; insanın uykusunu, huzurunu, bütün günkü neşesini parça parça eksilten sinsi bir yorgunluk kaynağı. Böbrekler o kadar yoğun bir mesai harcıyor ki kandaki o yoğun şekeri süzüp atabilmek için, zavallı organlar gece gündüz demeden arı gibi çalışıyor resmen. Bazen tam dalıyorum, tam rüyaya uyanıyorum derken yine o bildik his, yine o bitmek bilmeyen döngü... İnsan bir yerden sonra hayata karşı o kadar sabırsız, o kadar tahammülsüz oluyor ki bu uykusuzluk yüzünden, sanki ruhun da o idrarla beraber akıp gidiyor gibi.

İşin en garip, en can yakan kısmı da ne biliyor musun; sofradan daha yeni kalkmışsın, tıka basa yemişsin ama sanki midene değil de boşluğa gitmiş her şey gibi bir açlık kalıyor geride. Polifaji dedikleri bu sürekli yeme arzusu, aslında midenin açlığından falan değil, hücrelerin resmen açlıktan kırılmasından kaynaklanıyor, çünkü o ensülin hormonu işini yapamadığı için şeker kanda birikiyor ama hücrenin içine girip de enerjiye dönüşemiyor bir türlü. Sen yiyorsun, yedikçe kan şekerin daha da fırlıyor ama hücrelerin içeride "açız, bize yakıt gönderin" diye feryat figan bağırıyor resmen... Ne tuhaf bir çelişki değil mi, bolluk içinde yokluk çekmek, masanın başında otururken bile o enerjisizlikle, o bitkinlikle eriyip gitmek...

Sonra bir gün bakıyorsun ki aynadaki adamın yüzü biraz daha çökmüş, kıyafetler üstünde emanet gibi durmaya başlamış, kemer deliklerinde yeni yerler açılıyor birer birer. Hiçbir rejim yapmadan, durup dururken, sanki içinden bir şeyler eksiliyormuş gibi kilo kaybetmek insanı acayip korkutuyor, içini kemiren bir şüpheyle baş başa bırakıyor seni. Vücut o glikozu enerji olarak kullanamayınca ne yapsın garibim, içerideki yağları, o canım kas dokularını yakmaya başlıyor hayatta kalabilmek için. Sen kilo verdiğine sevinecek gibi oluyorsun ama o giden şey yağ değil, senin yaşam gücün, senin dermanın, senin kasların aslında...

Gözlerinin önünde sürekli uçuşan o küçük sinekler, hani o bazen bir tülün arkasından dünyaya bakıyormuşsun gibi hissettiren bulanık görme anları yok mu, insanı dünyadan koparıyor sanki. Bir şeyi netleştirmek için gözlerini kısıp dakikalarca bakıyorsun, tabelaları okuyamıyorsun, sevdiklerinin yüzündeki o ince çizgiler siliniveriyor bir anda... Kandaki o yüksek şeker gidip göz merceğindeki sıvıyı çekiyor, merceğin yapısını, o hassas dengesini bozuyor ve her şeyi bir sis bulutunun arkasına saklıyor sanki. Geçici bir durum bu, evet şeker düzene girince geçiyor falan diyorlar ama o an hissettiğin o körlük korkusu, o dünyayı kaçırma hissi insanın kalbine öyle bir oturuyor ki...

Hani bazen parmak uçlarında bir karıncalanma olur ya, böyle ince ince iğneler batar gibi, ya da ayağının altında görünmez bir kadife varmış gibi bir hissizlik... İşte o periferik nöropati dedikleri, şeker yüksekliğinin o incecik sinir uçlarını yavaş yavaş, adeta bir asit gibi kemirmesinin ta kendisi aslında. Ayakkabının içinde ayağın burkulur, ruhun duymaz; eline bir iğne batar, acısı dakikalar sonra ulaşır beynine. Hele o geçmek bilmeyen küçük yaralar, hani bir yere sürtersin de haftalarca kabuk bağlamaz, sulanır durur ya... Kan akışı o kadar ağırlaşmış, o kadar bozulmuştur ki, vücudun o muazzam tamir mekanizması bile havlu atmıştır artık, kendi kendini iyileştiremez bu beden...

En kötüsü de o üzerindeki kurşun gibi ağırlık, sabah yataktan kalkarken sanki gece boyu taş taşımışsın gibi hissettiren o kronik halsizlik hali. İnsanın canı hiçbir şey yapmak istemiyor, en sevdiğin dostunun daveti bile gözünde büyüyor, kolunu kaldıracak dermanı bulamıyorsun kendinde. Hücrelerin enerjisiz, ruhun yorgun, kanın koyulaşmış ve sen sadece durmak, sadece uzanıp o dipsiz yorgunluğun içinde kaybolmak istiyorsun... Vücudunun sana feryat ettiği, "bana yardım et, içeride bir şeyler çok yanlış gidiyor" diye haykırdığı o anları iyi dinlemek gerek aslında, ertelemeden, yarın demeden bir bilene görünmek, o gizli düşmanla yüzleşmek şart...
 
Geri