Aydın Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın köründe o kontak anahtarını çevirip de kimseden ses alamadığımız o lanet anı bilmeyenimiz yoktur herhalde, marş motorundan gelen o kuru ve cansız tıkırtı insanın bütün sinir sistemini anında altüst etmeye yeter de artar bile, oysa dün akşam arabayı park ederken her şey gayet yolundaydı, farlar yanıyordu, radyo çalıyor, motor saat gibi çalışıyordu, ne oldu da gece yarısı bu kurşun asitli demir yığını sessizce ruhunu teslim etti birdenbire...
Şarj dinamosu dediğimiz o sadık jeneratör bazen görevini yapmayı sessizce bırakır, alternatörün içindeki diyotlar veya konjektör arızalandığında aküye giden o can damarı kesilir, siz trafikte öylece süzülürken aslında bütün elektrik sistemi yavaş yavaş akünün son damla enerjisiyle nefes almaya çalışıyordur, ta ki gösterge panelindeki o kırmızı akü lambası yanıp sönene kadar ya da her şey kararıp motor stop edene kadar...
Hava sıcaklıkları sıfırın altına düştüğünde içindeki elektrolit yoğunluğu dengesini kaybeder, kış sabahları akülerin adeta ezbere bildiği bir ölüm kalım savaşıdır bu, eskiyen plakalar artık o kimyasal reaksiyonu taşıyamaz hale gelmiştir, marş basmakta zorlanan o marş motoru aslında bize son çağrısını yapıyordur ama biz hep erteleriz, ertesi gün yine aynı çileyle karşılaşana kadar...
Takviye kablosunu eline alıp o başka arabanın aküsüne bağlarken insanın aklından bin türlü kaza riski geçer, artı kutup eksi kutup derken yanlış bir kıvılcım bütün sigorta kutusunu veya beyni yakabilir, o yüzden önce sağlam arabanın artısı, sonra boş akünün artısı, en son da sağlamın eksisiyle bizim bloğun şaseye tutturulmuş metal bir yerine temas... Aslında ne kadar basit görünse de o kablo elinizde titrerken hepimiz birer amatör bombacıyız sanki...
Multimetreyi getirip ölçtüğümüzde o ekranda beliren 11.8 voltluk o acı gerçek her şeyi yüzümüze çarpar, tam şarjlı bir akünün 12.6 volttan aşağı düşmemesi gerektiğini o an çok net anlarız ama iş işten geçmiştir artık, ya yeni bir akü parasına kıyacağız ya da söküp bir oto elektrikçinin yolunu tutacağız, tamircinin atölyesindeki o asit kokusu ve akü şarj cihazlarının çıkardığı o hafif vızıltı...
Bakımsız kalan kutup başlarındaki o mavi küflü tortular, akünün asidinden sızan o beyaz oksit tabakası akımın geçişini engeller, bazen sadece kaynar biraz su döküp o pisliği temizlemek, iki somunu sıkmak bütün sorunu çözer ama biz hep en karmaşık arızalardan şüpheleniriz, oysa çözümler bazen burnumuzun ucundadır da bizim gözümüz kördür...
Yıllara meydan okuyan o akülerin artık miladı dolmuştur, üzerindeki üretim tarihine bakarsın ve dörtten fazla kış devirdiğini görürsün, şaşırırsın aslında nasıl bu kadar dayandığına, çünkü modern arabaların üzerindeki o kadar elektronik sensör, alarm, kamera ve multimedya sistemi motor kapalıyken bile aküyü emmeye devam eder, modern dünyanın konforu eski tip kurşun levhalara ağır gelir...
Sabah işe geç kalma telaşıyla kapıyı açıp direksiyona oturduğumuzda yaşadığımız o hayal kırıklığı, günün bütün enerjisini daha başlamadan tüketir, belki de o an arabayla inatlaşmayı bırakıp biraz yürümek, o temiz havayı içimize çekmek gerekir, ne dersiniz, bazen yolda kalmak aslında hayatın bize çektiği küçük bir fren değil midir...
Şarj dinamosu dediğimiz o sadık jeneratör bazen görevini yapmayı sessizce bırakır, alternatörün içindeki diyotlar veya konjektör arızalandığında aküye giden o can damarı kesilir, siz trafikte öylece süzülürken aslında bütün elektrik sistemi yavaş yavaş akünün son damla enerjisiyle nefes almaya çalışıyordur, ta ki gösterge panelindeki o kırmızı akü lambası yanıp sönene kadar ya da her şey kararıp motor stop edene kadar...
Hava sıcaklıkları sıfırın altına düştüğünde içindeki elektrolit yoğunluğu dengesini kaybeder, kış sabahları akülerin adeta ezbere bildiği bir ölüm kalım savaşıdır bu, eskiyen plakalar artık o kimyasal reaksiyonu taşıyamaz hale gelmiştir, marş basmakta zorlanan o marş motoru aslında bize son çağrısını yapıyordur ama biz hep erteleriz, ertesi gün yine aynı çileyle karşılaşana kadar...
Takviye kablosunu eline alıp o başka arabanın aküsüne bağlarken insanın aklından bin türlü kaza riski geçer, artı kutup eksi kutup derken yanlış bir kıvılcım bütün sigorta kutusunu veya beyni yakabilir, o yüzden önce sağlam arabanın artısı, sonra boş akünün artısı, en son da sağlamın eksisiyle bizim bloğun şaseye tutturulmuş metal bir yerine temas... Aslında ne kadar basit görünse de o kablo elinizde titrerken hepimiz birer amatör bombacıyız sanki...
Multimetreyi getirip ölçtüğümüzde o ekranda beliren 11.8 voltluk o acı gerçek her şeyi yüzümüze çarpar, tam şarjlı bir akünün 12.6 volttan aşağı düşmemesi gerektiğini o an çok net anlarız ama iş işten geçmiştir artık, ya yeni bir akü parasına kıyacağız ya da söküp bir oto elektrikçinin yolunu tutacağız, tamircinin atölyesindeki o asit kokusu ve akü şarj cihazlarının çıkardığı o hafif vızıltı...
Bakımsız kalan kutup başlarındaki o mavi küflü tortular, akünün asidinden sızan o beyaz oksit tabakası akımın geçişini engeller, bazen sadece kaynar biraz su döküp o pisliği temizlemek, iki somunu sıkmak bütün sorunu çözer ama biz hep en karmaşık arızalardan şüpheleniriz, oysa çözümler bazen burnumuzun ucundadır da bizim gözümüz kördür...
Yıllara meydan okuyan o akülerin artık miladı dolmuştur, üzerindeki üretim tarihine bakarsın ve dörtten fazla kış devirdiğini görürsün, şaşırırsın aslında nasıl bu kadar dayandığına, çünkü modern arabaların üzerindeki o kadar elektronik sensör, alarm, kamera ve multimedya sistemi motor kapalıyken bile aküyü emmeye devam eder, modern dünyanın konforu eski tip kurşun levhalara ağır gelir...
Sabah işe geç kalma telaşıyla kapıyı açıp direksiyona oturduğumuzda yaşadığımız o hayal kırıklığı, günün bütün enerjisini daha başlamadan tüketir, belki de o an arabayla inatlaşmayı bırakıp biraz yürümek, o temiz havayı içimize çekmek gerekir, ne dersiniz, bazen yolda kalmak aslında hayatın bize çektiği küçük bir fren değil midir...