Kerim Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın köründe kapıyı açıp kontağı çevirdiğinde o motordan gelen ses bazen her şeyi ele verir, kaputu kaldırıp yağ çubuğunu çektiğinde gördüğün o leke mideni bulandırır işte... Kilometrelerce uzaktaki tatil beldesine varmak hayal olur birden, milimetrik eksilmeler karter contalarından mı sızıyor yoksa sekmanlar artık görevini yapmıyor mu, bunu düşünürken yola çıkmak büyük kumar. Pistonla silindir duvarı arasındaki o minicik boşluktan sızan her damla, yanma odasında kül olurken egzozdan maviş bir duman bırakır arkada, yani motor aslında içten içe "ben yorgunum" diye fısıldar sana.
Hani uzun yola çıkmadan önce suna yağa bakılır derler ya hep, o çubuktaki yağ seviyesi minimum çizgisinin altındaysa o otoyola girmek motora ihanettir, çünkü yüksek devirde dönen krank mili ve yataklar o kuru sürtünmeye ancak bir yere kadar dayanır. Sekman aşınması varsa o motor otobanda mola bile veremeden kilitlenebilir, hararet ibresi bir anda kırmızıya tırmandığında o emniyet şeridindeki bekleyişin ne kadar acı olacağını tahmin edersin herhalde... Yağcıda teneke teneke yedek yağ taşımak bir çözüm mü sence, yoksa sadece kaçınılmaz sonu birkaç yüz kilometre erteleyen avuntu mu?
Devir saati dört bini gösterip otoyol rampasını tırmanmaya başladığında motor yağı ısınır, incelir ve o eskidikten sonra direncini yitirmiş keçelerden daha hızlı sızmaya başlar, her dinlenme tesisinde kaputu açıp bezle silmek zorunda kalırsın motor bloğunu. Turbo şarjlı araçlarda durum daha da vahimdir, salyangoz milindeki o minik yatak boşluğu yağ salmaya başladığında intercooler içi yağ dolar ve motor kendi yağıyla çalışıp kontağı kapatsan bile durmak bilmez... Şehir içinde üç günde bir eklediğin o yarım litre yağ, otoyolun o durmaksızın koşturan temposunda iki saatte buhar olup uçar gider.
Yola çıkmadan önce o kompresyon testini yaptırmak, silindir kapak contasını ve turbo mil boşluğunu ustaya göstermek belki tatil bütçesini sarsar ama yolda kalıp çekici beklemekten çok daha ucuzdur kesinlikle. Araba dediğin canavar aslında sana sinyali çoktan vermiştir, sen sadece görmezden gelmek istemişsindir o mavi dumanı ya da eksilen o eksik litreleri... Basıp gitmek ne kadar cazip gelse de, o motor otoyolun ortasında kucak açtığında iş işten çoktan geçmiş olur, riske atmaya değer mi sence o demir yığınını?
Hani uzun yola çıkmadan önce suna yağa bakılır derler ya hep, o çubuktaki yağ seviyesi minimum çizgisinin altındaysa o otoyola girmek motora ihanettir, çünkü yüksek devirde dönen krank mili ve yataklar o kuru sürtünmeye ancak bir yere kadar dayanır. Sekman aşınması varsa o motor otobanda mola bile veremeden kilitlenebilir, hararet ibresi bir anda kırmızıya tırmandığında o emniyet şeridindeki bekleyişin ne kadar acı olacağını tahmin edersin herhalde... Yağcıda teneke teneke yedek yağ taşımak bir çözüm mü sence, yoksa sadece kaçınılmaz sonu birkaç yüz kilometre erteleyen avuntu mu?
Devir saati dört bini gösterip otoyol rampasını tırmanmaya başladığında motor yağı ısınır, incelir ve o eskidikten sonra direncini yitirmiş keçelerden daha hızlı sızmaya başlar, her dinlenme tesisinde kaputu açıp bezle silmek zorunda kalırsın motor bloğunu. Turbo şarjlı araçlarda durum daha da vahimdir, salyangoz milindeki o minik yatak boşluğu yağ salmaya başladığında intercooler içi yağ dolar ve motor kendi yağıyla çalışıp kontağı kapatsan bile durmak bilmez... Şehir içinde üç günde bir eklediğin o yarım litre yağ, otoyolun o durmaksızın koşturan temposunda iki saatte buhar olup uçar gider.
Yola çıkmadan önce o kompresyon testini yaptırmak, silindir kapak contasını ve turbo mil boşluğunu ustaya göstermek belki tatil bütçesini sarsar ama yolda kalıp çekici beklemekten çok daha ucuzdur kesinlikle. Araba dediğin canavar aslında sana sinyali çoktan vermiştir, sen sadece görmezden gelmek istemişsindir o mavi dumanı ya da eksilen o eksik litreleri... Basıp gitmek ne kadar cazip gelse de, o motor otoyolun ortasında kucak açtığında iş işten çoktan geçmiş olur, riske atmaya değer mi sence o demir yığınını?