Eren Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Gözümüzün tam arkasında, adına makula dedikleri o küçücük, toplu iğne başı kadar yer olmasa dünyayı böyle renkli, böyle keskin göremezdik vallahi. Hani bazen bakarız ama göremeyiz ya, işte tam da orası hasar gördüğünde hayatın merkezindeki o canlı resim yavaşça silinmeye, bulanıklaşmaya başlıyor. Yaşla beraber gelen bir yorgunluk bu aslında, hücrelerin artık eskisi gibi yenilenememesi, kendi çöpünü temizleyememesi durumu... Zamanla o netlik, o keskin hatlar yerini koca bir belirsizliğe bırakıyor.
Kitap okurken sayfadaki kelimelerin aniden dans etmeye başladığını, çizgilerin eğrildiğini fark ettiniz mi hiç? Sabah kalktınız, aynaya baktınız ve yüzünüzün tam ortasında hafif karanlık, puslu bir leke var; kenarlar net ama merkez kayıp. İşte sarı nokta hastalığı tam olarak bu sinsilikle yaklaşıyor insana, hiç acele etmeden, sessizce yerleşiyor gözün bebeğine. İlerledikçe, sevdiklerinizin yüzünü seçmekte zorlanırken buluyorsunuz kendinizi ki bu gerçekten çok can sıkıcı bir his.
Beslenme çantamızda yeşil yapraklı sebzeler, omega-3 zengini balıklar eksik olmamalı abi, gözü besleyen damarları korumak başka nasıl mümkün olsun yoksa? Sigara dumanından, o zehirden köşe bucak kaçmak gerekiyor mesela; çünkü damarları kurutan her şey o küçücük noktayı da doğrudan vuruyor. Hani bazen "bana bir şey olmaz" deriz ya, öyle olmuyor işte, o pırıl pırıl güneş ışınlarına bile koyu renkli, kaliteli bir güneş gözlüğü takmadan doğrudan bakmamak lazım.
İki farklı türü var bu illetin, biri kuru ki çoğunlukla bu denk gelir insana, diğeri ise ıslak olanı yani daha hızlı, daha hoyratça ilerleyeni. Kuru tipte hücreler yavaş yavaş, adeta kuruyan bir toprak gibi çatlarken, ıslak tipte o bölgede istenmeyen, zayıf yeni damarlar türeyiveriyor birden. O zayıf damarlar sızdırma yapıyor, kanıyor ve merkezi görmeyi adeta bir sis perdesi gibi aniden örterek insanı neye uğradığını şaşırtıyor...
Belli bir yaştan sonra, özellikle elli beş, altmış sınırını geçince o göz doktorunun kapısını yılda bir kez olsun çalmak şart, bunu sakın ihmal etmeyin. Erken fark edildiğinde, özellikle o tehlikeli ıslak tip yakalandığında, göz içine yapılan minik iğnelerle o sızıntı yapan damarları durdurmak, hastalığı frenlemek mümkün olabiliyor artık. Teknolojinin, tıbbın gözünü seveyim; eskisi gibi çaresizce karanlığı beklemek yok artık, yeter ki belirtileri görmezden gelmeyelim.
Evde kendi kendinize yapabileceğiniz çok basit bir test var aslında, kareli bir defter yaprağına veya mutfaktaki kare fayanslara tek gözünüzü kapatarak bakmak... Çizgilerde bir yamulma, dalgalanma ya da ortada bir boşluk görüyorsanız eğer, hiç vakit kaybetmeden yola koyulmak gerek. İnsan bazen konduramaz, yaşlılıktandır der geçer ama...
Kitap okurken sayfadaki kelimelerin aniden dans etmeye başladığını, çizgilerin eğrildiğini fark ettiniz mi hiç? Sabah kalktınız, aynaya baktınız ve yüzünüzün tam ortasında hafif karanlık, puslu bir leke var; kenarlar net ama merkez kayıp. İşte sarı nokta hastalığı tam olarak bu sinsilikle yaklaşıyor insana, hiç acele etmeden, sessizce yerleşiyor gözün bebeğine. İlerledikçe, sevdiklerinizin yüzünü seçmekte zorlanırken buluyorsunuz kendinizi ki bu gerçekten çok can sıkıcı bir his.
Beslenme çantamızda yeşil yapraklı sebzeler, omega-3 zengini balıklar eksik olmamalı abi, gözü besleyen damarları korumak başka nasıl mümkün olsun yoksa? Sigara dumanından, o zehirden köşe bucak kaçmak gerekiyor mesela; çünkü damarları kurutan her şey o küçücük noktayı da doğrudan vuruyor. Hani bazen "bana bir şey olmaz" deriz ya, öyle olmuyor işte, o pırıl pırıl güneş ışınlarına bile koyu renkli, kaliteli bir güneş gözlüğü takmadan doğrudan bakmamak lazım.
İki farklı türü var bu illetin, biri kuru ki çoğunlukla bu denk gelir insana, diğeri ise ıslak olanı yani daha hızlı, daha hoyratça ilerleyeni. Kuru tipte hücreler yavaş yavaş, adeta kuruyan bir toprak gibi çatlarken, ıslak tipte o bölgede istenmeyen, zayıf yeni damarlar türeyiveriyor birden. O zayıf damarlar sızdırma yapıyor, kanıyor ve merkezi görmeyi adeta bir sis perdesi gibi aniden örterek insanı neye uğradığını şaşırtıyor...
Belli bir yaştan sonra, özellikle elli beş, altmış sınırını geçince o göz doktorunun kapısını yılda bir kez olsun çalmak şart, bunu sakın ihmal etmeyin. Erken fark edildiğinde, özellikle o tehlikeli ıslak tip yakalandığında, göz içine yapılan minik iğnelerle o sızıntı yapan damarları durdurmak, hastalığı frenlemek mümkün olabiliyor artık. Teknolojinin, tıbbın gözünü seveyim; eskisi gibi çaresizce karanlığı beklemek yok artık, yeter ki belirtileri görmezden gelmeyelim.
Evde kendi kendinize yapabileceğiniz çok basit bir test var aslında, kareli bir defter yaprağına veya mutfaktaki kare fayanslara tek gözünüzü kapatarak bakmak... Çizgilerde bir yamulma, dalgalanma ya da ortada bir boşluk görüyorsanız eğer, hiç vakit kaybetmeden yola koyulmak gerek. İnsan bazen konduramaz, yaşlılıktandır der geçer ama...