Murat Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Kırmızı ışıkta yeşilin yanmasını beklerken önümüzdeki sürücünün hareket etmekte gecikmesi sadece birkaç saniyelik bir gecikme değil aslında zihinsel bir kopuşun o somut dışavurumudur ve hepimiz bu durumu günün en olmadık saatlerinde defalarca yaşarız. Trafik sadece metal yığınlarının birbirini takip ettiği bir yolculuk olmaktan çıkalı çok oldu; orası adeta modern insanın sabrının ve anlama becerisinin en net ölçüldüğü, asfalta dökülmüş devasa bir test merkezi haline geldi. Neden acaba bir şoför direksiyon başına geçtiğinde dünyayla olan tüm bağını koparıp sadece önündeki stop lambalarına bakacak kadar dar bir vizyona hapsolur ki... Aslında mesele sadece dikkatsizlik falan değil, çok daha derinlerde yatan o kronik kavrayış zafiyetinden başkası değil.
Yıllar boyunca adliyelerin adliye koridorlarında, emniyetin o bitmek bilmeyen kaza raporlarında ve tabii ki kendi otomobilimin direksiyonunda gözlemlediğim kadarıyla bizim insanımız trafikte sadece araç kullanmıyor, adeta kendi iç dünyasındaki kavgaları dışarıya kusuyor. Gaz pedalına basarken zihnin arka planında binbir türlü düşüncenin dönüp durması, anlık bir tehlike belirdiğinde beynin o veriyi işleyip kas hafızasına aktarmasını geciktiriyor; yani reaksiyon süresi dediğimiz o kritik eşik çoktan iflas etmiş durumda. Sokağın o karmaşık ritmini okuyamayan, yayanın niyetini veya diğer sürücünün hamlesini önceden sezemeyen bir kitleyle aynı yolu paylaşmak başlı başına bir sinir harbi... Zaten bu yüzden trafikteki kavrama sorunu dediğimiz şey sadece teknik bir beceriksizlik değil, tam anlamıyla çevresel farkındalığın felç olmasından başka bir şey olamaz.
Bir kavşakta yol vermesi gerekirken sanki bütün caddenin tapusu babasındaymış gibi üzerinize süren o sürücünün gözlerindeki boş bakışı hatırlayın, işte o bakış aslında her şeyi özetliyor. Karşısındakinin hamlesini kavramaktan aciz, kendi küçük dünyasının sınırları içinde hapsolmuş bir zihniyetin trafikte ne kadar tehlikeli olabileceğini hesaplamak bile istemiyor insan. Oysa sürüş dediğimiz eylem tam anlamıyla bir empati sanatıdır, başkalarının ne yapabileceğini önceden sezme ve duruma göre pozisyon alma becerisidir ama nerde... Biz hâlâ direksiyonu sıkıca kavrayıp aynalara bakmayı unutarak iyi şoför olduğumuzu sanmaya devam edelim, ta ki o sert fren sesi her şeyi acı bir şekilde yüzümüze vurana kadar...
Aslına bakarsanız bu durumun temelinde bizim genel toplumsal reflekslerimizin asfalta birebir yansıması yatıyor; çünkü hayatta da trafikte de olayları bütünsel olarak kavrama konusunda büyük bir zaafımız var. Bir detaya takılıp kalırken bütün resmi kaçırıyor, sonra da neden her şeyin sarpa sardığını anlamaya çalışıyoruz. Yollardaki o gergin atmosfer, bitmek bilmeyen korna sesleri ve öfkeli el kol hareketleri hep bu derin kavrayış kıtlığının en doğal sonucu... Kimse karşısındakini anlamak ya da duruma akılcı bir çözüm bulmak derdinde değil; herkes haklı olduğunu kanıtlamak ve en öne geçmek için delirmiş gibi çabalıyor. Belki de bir süre arabaları garaja çekip yürümek, etrafı incelemek ve insanları gerçekten izlemek iyi gelir hepimize...
Yıllar boyunca adliyelerin adliye koridorlarında, emniyetin o bitmek bilmeyen kaza raporlarında ve tabii ki kendi otomobilimin direksiyonunda gözlemlediğim kadarıyla bizim insanımız trafikte sadece araç kullanmıyor, adeta kendi iç dünyasındaki kavgaları dışarıya kusuyor. Gaz pedalına basarken zihnin arka planında binbir türlü düşüncenin dönüp durması, anlık bir tehlike belirdiğinde beynin o veriyi işleyip kas hafızasına aktarmasını geciktiriyor; yani reaksiyon süresi dediğimiz o kritik eşik çoktan iflas etmiş durumda. Sokağın o karmaşık ritmini okuyamayan, yayanın niyetini veya diğer sürücünün hamlesini önceden sezemeyen bir kitleyle aynı yolu paylaşmak başlı başına bir sinir harbi... Zaten bu yüzden trafikteki kavrama sorunu dediğimiz şey sadece teknik bir beceriksizlik değil, tam anlamıyla çevresel farkındalığın felç olmasından başka bir şey olamaz.
Bir kavşakta yol vermesi gerekirken sanki bütün caddenin tapusu babasındaymış gibi üzerinize süren o sürücünün gözlerindeki boş bakışı hatırlayın, işte o bakış aslında her şeyi özetliyor. Karşısındakinin hamlesini kavramaktan aciz, kendi küçük dünyasının sınırları içinde hapsolmuş bir zihniyetin trafikte ne kadar tehlikeli olabileceğini hesaplamak bile istemiyor insan. Oysa sürüş dediğimiz eylem tam anlamıyla bir empati sanatıdır, başkalarının ne yapabileceğini önceden sezme ve duruma göre pozisyon alma becerisidir ama nerde... Biz hâlâ direksiyonu sıkıca kavrayıp aynalara bakmayı unutarak iyi şoför olduğumuzu sanmaya devam edelim, ta ki o sert fren sesi her şeyi acı bir şekilde yüzümüze vurana kadar...
Aslına bakarsanız bu durumun temelinde bizim genel toplumsal reflekslerimizin asfalta birebir yansıması yatıyor; çünkü hayatta da trafikte de olayları bütünsel olarak kavrama konusunda büyük bir zaafımız var. Bir detaya takılıp kalırken bütün resmi kaçırıyor, sonra da neden her şeyin sarpa sardığını anlamaya çalışıyoruz. Yollardaki o gergin atmosfer, bitmek bilmeyen korna sesleri ve öfkeli el kol hareketleri hep bu derin kavrayış kıtlığının en doğal sonucu... Kimse karşısındakini anlamak ya da duruma akılcı bir çözüm bulmak derdinde değil; herkes haklı olduğunu kanıtlamak ve en öne geçmek için delirmiş gibi çabalıyor. Belki de bir süre arabaları garaja çekip yürümek, etrafı incelemek ve insanları gerçekten izlemek iyi gelir hepimize...