Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte otoparka doğru yürürken ayağının altındaki buz tutmuş toprak çıtırdıyor ve sen daha arabanın kapısını açmadan içerideki o ağır, nemsiz soğuğu şimdiden kemiklerinde hissediyorsun; kontak anahtarını çevirdiğin an marş motoru homurdanarak uyanmaya çalışırken vites koluna uzandığında karşılaştığın o taştan duvar gibi sert direnç aslında içerideki mekanizmanın senden tamamen farklı bir telden çaldığını acı bir şekilde yüzüne vuruyor.
Şanzıman kutusunun içinde, dişlilerin arasında sessizce akıp gitmesi gereken o kalın yağ, gece boyunca maruz kaldığı şiddetli ayaz yüzünden akışkanlığını neredeyse tamamen yitirmiş durumda ve sen vites kolunu bire takmak için zorladığında aslında orada metalin metale karşı verdiği o sessiz, acımasız sürtünme savaşını elinin altındaki o buz gibi topuzdan doğrudan hissediyorsun... Acaba biraz daha zorlasan o tel kopacak mı, yoksa içerideki dişli sıyıracak mı diye düşünmeden edemiyorsun.
Motoru çalıştırıp olduğu yerde dakikalarca beklemek bazen insanı deli ediyor biliyorum ama o zavallı yağın biraz olsun çözülüp viskozitesini kazanması için başka çaren de yok aslında; çünkü sen o aceleci tavrınla yağı ısıtmadan yola koyulmaya kalktığında, senkronizatörler dişlileri eşitlemek için adeta çırpınıyor ve her vites geçişinde gelen o dişlerin birbirine çarpma sesi insanın adeta içini tırmalıyor.
Kış sabahlarının bu trajikomik ritüeli sadece senin sabrını sınamakla kalmıyor, aynı zamanda yıllara meydan okuyan o mekanik aksamın ne kadar narin olduğunu da hatırlatıyor; sanki araba sana "ben de üşüyorum, biraz insaf" der gibi direniyor ve sen o buz kesmiş direksiyonun başında, vites kolunu pamuklara sarar gibi yumuşak hareketlerle üçüncü vitese geçirmeye çalışırken aslında ne kadar aciz olduğunu fark ediyorsun.
Şanzıman kutusunun içinde, dişlilerin arasında sessizce akıp gitmesi gereken o kalın yağ, gece boyunca maruz kaldığı şiddetli ayaz yüzünden akışkanlığını neredeyse tamamen yitirmiş durumda ve sen vites kolunu bire takmak için zorladığında aslında orada metalin metale karşı verdiği o sessiz, acımasız sürtünme savaşını elinin altındaki o buz gibi topuzdan doğrudan hissediyorsun... Acaba biraz daha zorlasan o tel kopacak mı, yoksa içerideki dişli sıyıracak mı diye düşünmeden edemiyorsun.
Motoru çalıştırıp olduğu yerde dakikalarca beklemek bazen insanı deli ediyor biliyorum ama o zavallı yağın biraz olsun çözülüp viskozitesini kazanması için başka çaren de yok aslında; çünkü sen o aceleci tavrınla yağı ısıtmadan yola koyulmaya kalktığında, senkronizatörler dişlileri eşitlemek için adeta çırpınıyor ve her vites geçişinde gelen o dişlerin birbirine çarpma sesi insanın adeta içini tırmalıyor.
Kış sabahlarının bu trajikomik ritüeli sadece senin sabrını sınamakla kalmıyor, aynı zamanda yıllara meydan okuyan o mekanik aksamın ne kadar narin olduğunu da hatırlatıyor; sanki araba sana "ben de üşüyorum, biraz insaf" der gibi direniyor ve sen o buz kesmiş direksiyonun başında, vites kolunu pamuklara sarar gibi yumuşak hareketlerle üçüncü vitese geçirmeye çalışırken aslında ne kadar aciz olduğunu fark ediyorsun.