Kerem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Asfaltın üstünde yükselen o görünmez buğu, insan iradesini bükmekle kalmıyor, parmak uçlarındaki o en temel tutuş kabiliyetini de sessizce ortadan kaldırıyor... Termometreler otuz beş dereceyi gösterdiğinde, kahve kupasından tutun da araba direksiyonuna kadar her şey elinizden kayıp gitmeye başlar; bu sadece basit bir terleme meselesi değildir, fiziğin insan bedeniyle yaptığı sessiz bir inatlaşmadır.
Neden herkes yaz aylarında elindeki kalemi bile zapt etmekte zorlanır sanıyorsunuz? Deri altındaki kılcal damarlar vücudu soğutmak için adeta birer nehir gibi genişlerken, tenin o kuru ve güven veren hassasiyeti aniden buharlaşıp gider... Ter, sadece bir sıvı atık değil, doğanın ellerimize sürdüğü en yanlış zamanda gelen en kaygan, en beklenmedik maddedir.
Günün en kavurucu saatlerinde direksiyonu sıkıca kavramak neredeyse imkansızlaşır; avuç içleri ıslanır, metal soğukluğunu yitirir ve insan refleksleriyle objeler arasındaki o eski dostluk bağı bir anda kopar... Bir şeyleri düşürmek, elindekini sıkı tutamayacağını bilmek ve o sürekli tetikte olma hali... Aslında yaz sıcakları sadece havayı değil, dokunma duyumuzun güvenini de eritir.
Sabah serinliğinde bardağı tutan o sağlam parmaklar, öğle güneşinin altında neden birer yabancıya dönüşür? Vücut kendi iç dengesini korumak için su kaybederken, en uç noktalar yani eller ve ayaklar bu kuraklık savaşının ilk kurbanı olurlar... Tutuş zayıflar, cisimler ele batar gibi olur ama aslında elin onları tutacak gücü kalmamıştır.
Belki de bu yüzden yaz insanı biraz daha dalgın, biraz daha sakardır; çünkü doğa bize her an hiçbir şeyi tamamen kontrol edemeyeceğimizi hatırlatmak için o görünmez nem perdesini parmaklarımızın arasına çeker... Sıcak havada kavrama sorunu dediğimiz şey, sadece yazın getirdiği bir konforsuzluk değil, insanın sıcağa karşı gösterdiği o sessiz, kaygan ve çaresiz direnişten başkası değildir.
Neden herkes yaz aylarında elindeki kalemi bile zapt etmekte zorlanır sanıyorsunuz? Deri altındaki kılcal damarlar vücudu soğutmak için adeta birer nehir gibi genişlerken, tenin o kuru ve güven veren hassasiyeti aniden buharlaşıp gider... Ter, sadece bir sıvı atık değil, doğanın ellerimize sürdüğü en yanlış zamanda gelen en kaygan, en beklenmedik maddedir.
Günün en kavurucu saatlerinde direksiyonu sıkıca kavramak neredeyse imkansızlaşır; avuç içleri ıslanır, metal soğukluğunu yitirir ve insan refleksleriyle objeler arasındaki o eski dostluk bağı bir anda kopar... Bir şeyleri düşürmek, elindekini sıkı tutamayacağını bilmek ve o sürekli tetikte olma hali... Aslında yaz sıcakları sadece havayı değil, dokunma duyumuzun güvenini de eritir.
Sabah serinliğinde bardağı tutan o sağlam parmaklar, öğle güneşinin altında neden birer yabancıya dönüşür? Vücut kendi iç dengesini korumak için su kaybederken, en uç noktalar yani eller ve ayaklar bu kuraklık savaşının ilk kurbanı olurlar... Tutuş zayıflar, cisimler ele batar gibi olur ama aslında elin onları tutacak gücü kalmamıştır.
Belki de bu yüzden yaz insanı biraz daha dalgın, biraz daha sakardır; çünkü doğa bize her an hiçbir şeyi tamamen kontrol edemeyeceğimizi hatırlatmak için o görünmez nem perdesini parmaklarımızın arasına çeker... Sıcak havada kavrama sorunu dediğimiz şey, sadece yazın getirdiği bir konforsuzluk değil, insanın sıcağa karşı gösterdiği o sessiz, kaygan ve çaresiz direnişten başkası değildir.