Hakan Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır yollarda dolaşan binlerce otomobil gördüm, inanın bana insanın arabasıyla kurduğu bağ bazen can dostuyla kurduğundan farksızdır.
Seat ailesinin o dinamik hatları, asfaltı kavrayan tok duruşu hepimizin malumu ama işin bir de görünmeyen, yolda akıp giderken çektiğimiz sıkıntıları sırtlayan kahramanlar var.
Amortisörlerden bahsediyorum elbette; o milimetrik yağ kaçakları başınızı bir gün öyle bir ağrıtacak ki servisin yolunu tutmaktan başka çareniz kalmayacak.
Geçenlerde eski bir dostun Leon'uyla kasislerden geçerken çıkardığı o metalik gıcırtıyı duyunca içim sızladı, yılların gazetecilik refleksleriyle hemen eğilip çamurluğa bir baktım tabi.
Sağ ön amortisör bildiğiniz ağlıyor, etrafa simsiyah yağ salmış; oysa sahibi daha geçen hafta "Usta ufak bir ses var ama önemsemedim" diyerek geçiştirmişti.
Aslında otomobilin size söylediği şey çok basit: "Yoruldum, artık darbeleri ememiyorum." der gibi sarsılıyor direksiyon ama kimse bu ince mesajı almak istemiyor.
Süspansiyon sistemi dediğiniz şey sadece konfor mu sanıyorsunuz?
Virajda arabanın arkasının hafiften kayması, fren yaparken burnunun o keskin dalışı var ya, hepsi işte o yorgun yayın ve patlamış pistonun eseri.
Torpido gözündeki eşyaların zangır zangır oynaması işin eğlenceli tarafı belki ama o lastiklerin asfalta her an tutunma kaybı yaşama ihtimali hiç de şakaya gelmez.
Değiştireceksiniz efendim, paraya kıyıp o orijinal parçayı takacaksınız; yan sanayi ucuz ürünler üç ay sonra yine aynı takırtıyla sizi sanayi mahallesine geri getirir çünkü.
Hele bir de İspanyol mühendisliğinin o sert ve kararlı yürüyen aksamına yabancı parça takmak, benden söylemesi, arabaya ihanet etmekten başka bir şey değildir.
Direksiyon başına geçtiğinizde yolun her çukurunu kalbinizde hissediyorsanız, koltuğunuzun altındaki o huzur sessizce uçup gidiyor demektir.
Erken teşhis hayat kurtarır derler ya, bu kural otomobiller için de birebir geçerli işte; sesleri bastırmaya çalışmak yerine kaynağını bulup kurutmak lazım.
Seat ailesinin o dinamik hatları, asfaltı kavrayan tok duruşu hepimizin malumu ama işin bir de görünmeyen, yolda akıp giderken çektiğimiz sıkıntıları sırtlayan kahramanlar var.
Amortisörlerden bahsediyorum elbette; o milimetrik yağ kaçakları başınızı bir gün öyle bir ağrıtacak ki servisin yolunu tutmaktan başka çareniz kalmayacak.
Geçenlerde eski bir dostun Leon'uyla kasislerden geçerken çıkardığı o metalik gıcırtıyı duyunca içim sızladı, yılların gazetecilik refleksleriyle hemen eğilip çamurluğa bir baktım tabi.
Sağ ön amortisör bildiğiniz ağlıyor, etrafa simsiyah yağ salmış; oysa sahibi daha geçen hafta "Usta ufak bir ses var ama önemsemedim" diyerek geçiştirmişti.
Aslında otomobilin size söylediği şey çok basit: "Yoruldum, artık darbeleri ememiyorum." der gibi sarsılıyor direksiyon ama kimse bu ince mesajı almak istemiyor.
Süspansiyon sistemi dediğiniz şey sadece konfor mu sanıyorsunuz?
Virajda arabanın arkasının hafiften kayması, fren yaparken burnunun o keskin dalışı var ya, hepsi işte o yorgun yayın ve patlamış pistonun eseri.
Torpido gözündeki eşyaların zangır zangır oynaması işin eğlenceli tarafı belki ama o lastiklerin asfalta her an tutunma kaybı yaşama ihtimali hiç de şakaya gelmez.
Değiştireceksiniz efendim, paraya kıyıp o orijinal parçayı takacaksınız; yan sanayi ucuz ürünler üç ay sonra yine aynı takırtıyla sizi sanayi mahallesine geri getirir çünkü.
Hele bir de İspanyol mühendisliğinin o sert ve kararlı yürüyen aksamına yabancı parça takmak, benden söylemesi, arabaya ihanet etmekten başka bir şey değildir.
Direksiyon başına geçtiğinizde yolun her çukurunu kalbinizde hissediyorsanız, koltuğunuzun altındaki o huzur sessizce uçup gidiyor demektir.
Erken teşhis hayat kurtarır derler ya, bu kural otomobiller için de birebir geçerli işte; sesleri bastırmaya çalışmak yerine kaynağını bulup kurutmak lazım.