Burak Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Otomobil dediğimiz o demir yığını, zamanla adeta bizimle aynı havayı soluyan, bizimle yorulup bizimle dinlenen canlı bir organizmaya dönüşür; bunu en iyi uzun yollarda devir saatine bakarak değil, direksiyondaki o ince titreşimlerden hissedenler bilir.
Motorun içine çekilen her nefes, dışarıdaki o görünmez toz bulutunu, asfalt kokusunu ve egzoz dumanını da beraberinde getirir; o yüzden filtrelere hak ettiği değeri vermemek, kendi ciğerlerimize yabancı bir cisim saklamakla eşdeğerdir.
Yağ filtresi dediğimiz o küçük metal silindir, motorun damarlarında dolaşan kanı temizleyen sessiz bir muhafızdır; altı ayda bir değiştirilmediğinde içeride biriken o simsiyah tortu, bütün sistemi sinsice kemirmeye başlar.
Kabin içinde soluduğumuz havanın kalitesini belirleyen polen filtresini unuttuğumuzda, aslında her trafikte bekleyişimizde kendi ellerimizle zehirli bir tünelin içine hapsolduğumuzu fark edemeyiz...
Hava filtresi nefes alamayan bir insanın göğsündeki o sıkışma hissiyse, gaza basıp da bir türlü o eski çevikliği bulamadığınız o anlarda reno aracınızın size fısıldadığı imdat çığlığıdır.
Bakım masrafından kaçmak uğruna yan sanayi filtrelerle yola devam etmek, ucuz bir ayakkabıyla maraton koşmaya benzer; kısa vadede cebinizi sevindirir ama ilk yokuşta sizi yarı yolda bırakır.
Her parça kendi içinde bir uyum senfonisidir ve filtrelerden biri bile tıkandığında, o kusursuz çalışan mekanizma birden bire teklemeye, horlamaya ve kendi özünü tüketmeye başlar.
Demir kaportanın altındaki o gizli dünyayı korumak sadece ustanın değil, her sabah kontak çeviren bizim elimizdedir; çünkü iyi bakılan bir motor, yolda asla sırtınızı yere getirmez...
Motorun içine çekilen her nefes, dışarıdaki o görünmez toz bulutunu, asfalt kokusunu ve egzoz dumanını da beraberinde getirir; o yüzden filtrelere hak ettiği değeri vermemek, kendi ciğerlerimize yabancı bir cisim saklamakla eşdeğerdir.
Yağ filtresi dediğimiz o küçük metal silindir, motorun damarlarında dolaşan kanı temizleyen sessiz bir muhafızdır; altı ayda bir değiştirilmediğinde içeride biriken o simsiyah tortu, bütün sistemi sinsice kemirmeye başlar.
Kabin içinde soluduğumuz havanın kalitesini belirleyen polen filtresini unuttuğumuzda, aslında her trafikte bekleyişimizde kendi ellerimizle zehirli bir tünelin içine hapsolduğumuzu fark edemeyiz...
Hava filtresi nefes alamayan bir insanın göğsündeki o sıkışma hissiyse, gaza basıp da bir türlü o eski çevikliği bulamadığınız o anlarda reno aracınızın size fısıldadığı imdat çığlığıdır.
Bakım masrafından kaçmak uğruna yan sanayi filtrelerle yola devam etmek, ucuz bir ayakkabıyla maraton koşmaya benzer; kısa vadede cebinizi sevindirir ama ilk yokuşta sizi yarı yolda bırakır.
Her parça kendi içinde bir uyum senfonisidir ve filtrelerden biri bile tıkandığında, o kusursuz çalışan mekanizma birden bire teklemeye, horlamaya ve kendi özünü tüketmeye başlar.
Demir kaportanın altındaki o gizli dünyayı korumak sadece ustanın değil, her sabah kontak çeviren bizim elimizdedir; çünkü iyi bakılan bir motor, yolda asla sırtınızı yere getirmez...