Mehmet Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sanayinin o yağ kokulu ritminde yıllarca dirsek çürütmüş bir ustanın çırağına baktığı o babacan ama sitemkar bakışı bilir misiniz; işte Opel’inizin motor arıza lambası bir sabah ansızın sarı sarı yandığında tam olarak o ifadeyle karşı karşıya kalırsınız. Sizi yarı yolda bırakmayacağına ant içmiş gibi duran German mühendisliği, iş benzin besleme sistemine geldiğinde birden bire o kadar da kusursuz olmadığını fısıldamaya başlar kulaklarınıza. Depodan motora giden o incecik yakıt hattı, aslında aracın gizli kalbidir ve o kalp ritmini kaybettiğinde arabanızın ciğerleri de söner. Sırf bu yüzden, göstergedeki o küçük sarı ışığı basit bir elektronik aksaklık sanıp geçiştirmek, fırtınadan önceki o sessizliğe aldanmaktan farksızdır.
Yokuş yukarı çıkarken tam sollamaya kalktığınız o kritik saniyede gaz pedalının ayağınızın altında ansızın boşalması kadar insanı çileden çıkaran çok az şey vardır şu hayatta. Araç birden silkeler, boğulur, adeta "ben daha fazla gidemiyorum" diye bas bas bağırır arka planda. Pompa gürültülü çalışmaya başlar, arka koltuğun altından gelen o ince viziltı giderek bir uğultuya dönüşür... İnsan önce konduramaz, "yakıttan herhalde" der geçer ama gerçek genelde çok daha soğuk ve nettir. Yakıt basıncı düştükçe motorun yanma odası aç kalır; aç kalan motor ise sadece teklemez, için için kendini yer bitirir.
Depodaki çeyrek depo benzin alışkanlığı, bu sessiz katilin en sevdiği iklimdir. Bizim sürücülerimiz nedense o ibrenin hep kırmızıya yakın durmasını bir marifet sanır; oysa o küçük pompanın soğutmasını da, yağlamasını da yine depodaki o benzin sağlar. Kuraklık çeken bir depoda çalışan elektrikli motor, saniyeler içinde aşırı ısınır ve mekanik aksamı aşınmaya başlar. Yani aslında o pompayı bozan kronik bir üretim hatasından ziyade, deposunu sürekli boş tutarak sistemi kendi eliyle yakan bizlerizdir çoğu zaman.
Sabahları marşa bastığınızda o tanıdık, gürültülü motor sesini duymak yerine marş motorunun boş dönme ıslığını dinlemekten daha can sıkıcı ne olabilir ki? Çalışmakta direnen, saniyelerce gırtlağını yırtan ama bir türlü ateşleme yapamayan bir Opel, size açıkça "benim besleme hattımda bir şeyler yolunda gitmiyor" diyordur. İnatla gaza basmaya devam etmek mi; marş dinamosunu da çöpe atmak için harika bir yöntem! Arıza her zaman "ben geliyorum" diye bağırmaz, bazen sadece bir sabah çalışmayarak en radikal kararı verir.
Gidip sanayide en ucuz yan sanayi parçayı taktırıp "nasıl olsa işimi gördü" rahatlığına kapılmak, patlamaya hazır bir bombanın pimini çekip cebinize koymaya benzer. Kalitesiz bir yakıt pompası, ideal basıncı sürekli tutturamadığı için yanma odasındaki hava-yakıt karışımını bozar ve farkında olmadan bujiye de, katalizöre de zarar verir. Ucuza kaçılan her kuruş, birkaç ay sonra katlanarak başka bir arıza faturası olarak önünüze koyulur. O orijinal parçanın pahalı gelmesini anlıyorum elbette, ama sanayi yollarında çekici beklemenin maliyeti inanılmaz derecede daha ağır.
Periyodik bakımlarda "bir şey olmaz" denilerek es geçilen o küçücük yakıt filtresi var ya, işte bütün bu krizin gizli kahramanıdır kendisi. Tıkanmış bir filtre, pompanın arkasındaki devasa bir baraj gibidir; zavallı mekanizma yakıtı öteye itebilmek için iki kat fazla güç harcar, zorlanır ve sonunda pes eder. Sistemdeki direnç arttıkça çekilen akım yükselir, kablolar ısınır... Çok basit bir filtre değişimini ertelemek, koskoca bir benzin besleme mimarisini çöpe atmakla eşdeğerdir kısacası.
Aracınızın sesini dinlemeyi öğrendiğinizde, usta usta gezmekten ve gereksiz masraflara girmekten de zahmetsizce kurtulursunuz. Kontak açıldığında arka taraftan gelen o iki saniyelik "vınn" sesinin tınısı bile size pompanın sağlığı hakkında destanlar anlatır aslında. Otomobil bir metal yığını olabilir ama dili vardır; o dili anlarsanız sizi asla yolda bırakmaz, anlayamazsanız çekici çağırma butonuna basmayı öğrenmek zorunda kalırsınız.
Yokuş yukarı çıkarken tam sollamaya kalktığınız o kritik saniyede gaz pedalının ayağınızın altında ansızın boşalması kadar insanı çileden çıkaran çok az şey vardır şu hayatta. Araç birden silkeler, boğulur, adeta "ben daha fazla gidemiyorum" diye bas bas bağırır arka planda. Pompa gürültülü çalışmaya başlar, arka koltuğun altından gelen o ince viziltı giderek bir uğultuya dönüşür... İnsan önce konduramaz, "yakıttan herhalde" der geçer ama gerçek genelde çok daha soğuk ve nettir. Yakıt basıncı düştükçe motorun yanma odası aç kalır; aç kalan motor ise sadece teklemez, için için kendini yer bitirir.
Depodaki çeyrek depo benzin alışkanlığı, bu sessiz katilin en sevdiği iklimdir. Bizim sürücülerimiz nedense o ibrenin hep kırmızıya yakın durmasını bir marifet sanır; oysa o küçük pompanın soğutmasını da, yağlamasını da yine depodaki o benzin sağlar. Kuraklık çeken bir depoda çalışan elektrikli motor, saniyeler içinde aşırı ısınır ve mekanik aksamı aşınmaya başlar. Yani aslında o pompayı bozan kronik bir üretim hatasından ziyade, deposunu sürekli boş tutarak sistemi kendi eliyle yakan bizlerizdir çoğu zaman.
Sabahları marşa bastığınızda o tanıdık, gürültülü motor sesini duymak yerine marş motorunun boş dönme ıslığını dinlemekten daha can sıkıcı ne olabilir ki? Çalışmakta direnen, saniyelerce gırtlağını yırtan ama bir türlü ateşleme yapamayan bir Opel, size açıkça "benim besleme hattımda bir şeyler yolunda gitmiyor" diyordur. İnatla gaza basmaya devam etmek mi; marş dinamosunu da çöpe atmak için harika bir yöntem! Arıza her zaman "ben geliyorum" diye bağırmaz, bazen sadece bir sabah çalışmayarak en radikal kararı verir.
Gidip sanayide en ucuz yan sanayi parçayı taktırıp "nasıl olsa işimi gördü" rahatlığına kapılmak, patlamaya hazır bir bombanın pimini çekip cebinize koymaya benzer. Kalitesiz bir yakıt pompası, ideal basıncı sürekli tutturamadığı için yanma odasındaki hava-yakıt karışımını bozar ve farkında olmadan bujiye de, katalizöre de zarar verir. Ucuza kaçılan her kuruş, birkaç ay sonra katlanarak başka bir arıza faturası olarak önünüze koyulur. O orijinal parçanın pahalı gelmesini anlıyorum elbette, ama sanayi yollarında çekici beklemenin maliyeti inanılmaz derecede daha ağır.
Periyodik bakımlarda "bir şey olmaz" denilerek es geçilen o küçücük yakıt filtresi var ya, işte bütün bu krizin gizli kahramanıdır kendisi. Tıkanmış bir filtre, pompanın arkasındaki devasa bir baraj gibidir; zavallı mekanizma yakıtı öteye itebilmek için iki kat fazla güç harcar, zorlanır ve sonunda pes eder. Sistemdeki direnç arttıkça çekilen akım yükselir, kablolar ısınır... Çok basit bir filtre değişimini ertelemek, koskoca bir benzin besleme mimarisini çöpe atmakla eşdeğerdir kısacası.
Aracınızın sesini dinlemeyi öğrendiğinizde, usta usta gezmekten ve gereksiz masraflara girmekten de zahmetsizce kurtulursunuz. Kontak açıldığında arka taraftan gelen o iki saniyelik "vınn" sesinin tınısı bile size pompanın sağlığı hakkında destanlar anlatır aslında. Otomobil bir metal yığını olabilir ama dili vardır; o dili anlarsanız sizi asla yolda bırakmaz, anlayamazsanız çekici çağırma butonuna basmayı öğrenmek zorunda kalırsınız.