Mustafa Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Otoyolda hız ibresi yükselirken ellerinizin altındaki o ince ama sinir bozucu sarsıntıyı ilk hissettiğiniz anda içinize düşen o huzursuzluğu çok iyi biliyorum, insan hemen en kötüsünü düşünüyor, acaba ön takım mı dağıldı yoksa şanzımanı kucağımıza mı alıyoruz diye vehimler sarıyor zihni. Nissan kullanıcılarının yıllardır servis salonlarında kahve içerken birbirlerine fısıldadığı, forum köşelerinde sabahlara kadar çözüm aradığı o meşhur direksiyon titremesi meselesi, öyle uzaktan bakıldığı gibi basit bir balans ayarsızlığından ibaret olmayabiliyor bazen...
Sıfır kilometre kokusu henüz kabinden çıkmamış Qashqai'siyle ya da yılların yorgunluğunu üzerindeki titizlikle taşıyan emektar X-Trail'i ile o viraja giren dostlarımızın yaşadığı hayal kırıklığını eski bir gazeteci refleksiyle bizzat yerinde inceledim, rot kollarından salıncak burçlarına, fren disklerinin o sıcak asfaltta aniden soğumasıyla warp yapmasına kadar her detayı ustaların kelimenin tam anlamıyla sentezlediği o yağ kokulu servis çukurlarında bizzat bizzat gözlemledim. Direksiyon sadece tekerleğin yönünü belirleyen mekanik bir demir yığını değildir çünkü; o, asfalttaki her bir çakıl taşının, her bir yama izinin sürücünün avuç içlerine nakşedildiği en hassas sinir ucudur ve oradaki en ufak bir titreme, aracın size söylemek isteyip de bir türlü kelimeye dökemediği o derin çığlıktır...
Japon mühendisliğinin o kusursuz hesaplanmış toleransları bizim memleketin kaldırım taşlarıyla, köstebek yuvasını andıran sathi kaplama yollarıyla karşılaştığında maalesef maalesef o teorik kusursuzluk pratikte hırpalanıyor, rot millerindeki o mikroskobik boşluklar zamanla büyüyüp o can sıkıcı salınıma davetiye çıkarıyor. Lastikçiye gidip "abi bir balans yapiver" diyerek geçiştirilemeyecek kadar inatçı vakalarla da karşılaştım ki, sorunun kaynağı meğerse rot başlarının içindeki o naylon maşonların aşınmasından ziyade, jant göbeğine binen o görünmez tortular ve korozyon katmanlarıymış...
Sabahın kör ayazında garajdan çıkıp ilk otuz kilometrede ellerinizi uyuşturan o otoyol titremesi, motorun ve yürüyen aksamın ısınmasıyla sanki hiç var olmamış gibi kaybolup gidiyorsa, o zaman disklerin durumuna ve jant içlerine yapışan çamur birikintilerine özellikle dikkat etmek gerekir, tabii yine de her şey bu kadar masum bitmeyebilir...
Direksiyon simidindeki o ritmik ve mide bulandırıcı sallantı fren pedalına dokunduğunuz an şiddetleniyorsa, parmaklarınızın ucunda hissettiğiniz o tıkırtı artık size disklerin torna zamanının geldiğini, hatta belki de değişimin kaçınılmaz olduğunu haykırıyordur, çünkü metal yorgunluğu dediğimiz o fiziksel gerçeklik nissan logosu taşıyan en lüks SUV'yi bile es geçmiyor maalesef...
Sanayi esnafının "abi bu japonlar narin makinelerdir, bizim yollara gelmez" ezberini bozan şey, aslında düzenli bakım disiplininden başka bir şey değil; çünkü periyodik kontrollerde rot başlarındaki o milimetrik boşluklar zamanında fark edilip sıkılaştırılsa, ne o otobanlardaki o can sıkıcı titremeler yaşanır ne de cepten giden paralar insanın canını bu kadar acıtır...
Sıfır kilometre kokusu henüz kabinden çıkmamış Qashqai'siyle ya da yılların yorgunluğunu üzerindeki titizlikle taşıyan emektar X-Trail'i ile o viraja giren dostlarımızın yaşadığı hayal kırıklığını eski bir gazeteci refleksiyle bizzat yerinde inceledim, rot kollarından salıncak burçlarına, fren disklerinin o sıcak asfaltta aniden soğumasıyla warp yapmasına kadar her detayı ustaların kelimenin tam anlamıyla sentezlediği o yağ kokulu servis çukurlarında bizzat bizzat gözlemledim. Direksiyon sadece tekerleğin yönünü belirleyen mekanik bir demir yığını değildir çünkü; o, asfalttaki her bir çakıl taşının, her bir yama izinin sürücünün avuç içlerine nakşedildiği en hassas sinir ucudur ve oradaki en ufak bir titreme, aracın size söylemek isteyip de bir türlü kelimeye dökemediği o derin çığlıktır...
Japon mühendisliğinin o kusursuz hesaplanmış toleransları bizim memleketin kaldırım taşlarıyla, köstebek yuvasını andıran sathi kaplama yollarıyla karşılaştığında maalesef maalesef o teorik kusursuzluk pratikte hırpalanıyor, rot millerindeki o mikroskobik boşluklar zamanla büyüyüp o can sıkıcı salınıma davetiye çıkarıyor. Lastikçiye gidip "abi bir balans yapiver" diyerek geçiştirilemeyecek kadar inatçı vakalarla da karşılaştım ki, sorunun kaynağı meğerse rot başlarının içindeki o naylon maşonların aşınmasından ziyade, jant göbeğine binen o görünmez tortular ve korozyon katmanlarıymış...
Sabahın kör ayazında garajdan çıkıp ilk otuz kilometrede ellerinizi uyuşturan o otoyol titremesi, motorun ve yürüyen aksamın ısınmasıyla sanki hiç var olmamış gibi kaybolup gidiyorsa, o zaman disklerin durumuna ve jant içlerine yapışan çamur birikintilerine özellikle dikkat etmek gerekir, tabii yine de her şey bu kadar masum bitmeyebilir...
Direksiyon simidindeki o ritmik ve mide bulandırıcı sallantı fren pedalına dokunduğunuz an şiddetleniyorsa, parmaklarınızın ucunda hissettiğiniz o tıkırtı artık size disklerin torna zamanının geldiğini, hatta belki de değişimin kaçınılmaz olduğunu haykırıyordur, çünkü metal yorgunluğu dediğimiz o fiziksel gerçeklik nissan logosu taşıyan en lüks SUV'yi bile es geçmiyor maalesef...
Sanayi esnafının "abi bu japonlar narin makinelerdir, bizim yollara gelmez" ezberini bozan şey, aslında düzenli bakım disiplininden başka bir şey değil; çünkü periyodik kontrollerde rot başlarındaki o milimetrik boşluklar zamanında fark edilip sıkılaştırılsa, ne o otobanlardaki o can sıkıcı titremeler yaşanır ne de cepten giden paralar insanın canını bu kadar acıtır...