Sami Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Hastanenin koridorunda beklerken o çelik kapının ardında ne olup bittiğini düşünmek bile insanın midesine kramplar sokmaya yeter, çok iyi biliyorum. Ama inanın bana, o aynada görüp de "Acaba geçer mi, kendi kendine küçülür mü?" diye günlerce gözünüzü alamadığınız göbek fıtığı dediğimiz meret, cerrahın elinde topu topu yarım saatlik, bilemediniz kırk beş dakikalık gayet standart bir işten ibaret. Doktorlar önce o bölgeyi güzelce uyuşturuyor ya da sizi tatlı bir uykuya daldırıyor, sonra tam göbek deliğinizin altından veya hemen kıvrımından küçücük bir kesi açıyorlar. O dışarı doğru pırtlayan, hani eğilip kalkarken ya da biraz fazla yiyince canınızı sıkan dokuyu veya bağırsağı tatlı sert bir hamleyle ait olduğu yere, yani karın içinin o güvenli alanına geri itiyorlar. Yıllarca gazetecilik yapıp yüzlerce ameliyata girip çıkmış biri olarak söylüyorum; orada asıl mesele o dokuyu içeri itmek değil, o zayıflayan karın duvarını bir daha yırtılmayacak şekilde sağlamlaştırmak...
Bakın burası gerçekten çok kritik, hatta ameliyatın en hayati yeri desem yalan olmaz. O yırtılan karın duvarını sadece dikişle kapatıp geçerseniz —ki eskiden öyle yaparlardı— vücut o dikişleri zamanla atabiliyor veya doku tekrar zorlanıp aynı yerden patlak verebiliyor. İşte bu yüzden modern tıp devreye giriyor ve doktorlar oraya "yama" dedikleri, tıbbi adıyla mesh olan özel bir sentetik file yerleştiriyorlar. Bu fileyi karın kaslarının hemen altına bir nevi inşaat demiri gibi serip sabitliyorlar ki dokular onun etrafında yeniden örülsün, karın duvarı beton gibi sağlam olsun. Vallahi billahi o kadar ince bir işçilik ki, cerrah orada adeta bir terzi gibi çalışıyor, tek bir milimi bile şansa bırakmıyor. Hani bazen soruyorlar ya "Abi o yama vücutta hissettirir mi kendisini?" diye... Yok yahu, ne hissettirmesi, birkaç hafta içinde kendi dokunuzla öyle bir bütünleşiyor ki orada bir yabancı madde olduğunu tamamen unutup gidiyorsunuz.
Peki, herkesi aynı yöntemle mi kesip biçiyorlar, hepsinin haritası aynı mı? Tabi ki hayır! Şimdi kapalı yöntem dedikleri laparoskopi var ki, son yıllarda herkesin dilinde. Göbeğinize koca bir bıçak izi atmak yerine karın bölgesinden üç tane küçücük delik açıyorlar, birinden içeri kameralı bir çubuk, diğer ikisinden de minik el aletlerini sokuyorlar. Cerrah karşıdaki ekrana bakarak, sanki bir uzay üssünü yönetir gibi o fıtığı içeriden çekip yamayı da yine karın içinden yapıştırıyor. Kapalı ameliyatın albenisi yüksek tabii; yara izi neredeyse hiç kalmıyor, ağrı daha az oluyor ve ertesi gün ayağa kalkıp yürüyebiliyorsunuz ama... İşte aması var. Bazen fıtık o kadar büyümüş oluyor ya da hastanın geçirdiği eski ameliyatlardan dolayı içeride o kadar çok yapışıklık oluyor ki doktor "Kusura bakmayın, ben burada açık ameliyatla ilerleyeceğim" diyebiliyor. Yöntem ne olursa olsun, amaç aynı: O sarkan dokuyu içeri tıkıp, zayıf duvarı çelik gibi güçlendirmek.
Ameliyathaneden çıktınız, odanıza geldiniz, hafiften narkozun etkisi geçiyor ve "Eee, şimdi ne olacak?" diye tavanı izlemeye başladınız. İlk gün o bölgede gerginlik, hafif bir sızı olması kadar doğal bir şey yok, sonuçta kaslarınızı tamir ettiler, oraya bir doku yerleştirdiler. Fakat o ameliyat masasından kalktıktan sonra işin yarısı doktorun elinden çıkıp tamamen sizin disiplininize kalıyor dostlar. Mesela o ilk iki hafta var ya, hani "Aman şunları bir kaldırayım" deyip ağır pazar poşetlerine, damacanalara el uzatmak yok! Öksürürken, hapşırırken bile göbeğinize bir yastık bastırıp destek olmanız gerekiyor ki o taze dikişler, o yeni konulan yama zorlanmasın. Doktorun verdiği korseyi "Sıcak bastı abi ya" deyip kenara atmayacaksınız, o korse sizin karın duvarınızı toparlayan en büyük yardımcınız. Kendinize biraz zaman tanıyacaksınız, vücudun kendini tamir etme hızına saygı duyacaksınız...
İnsan korkuyor tabii, bıçak altına yatmak kolay mı diyenleri duyar gibiyim. Ama inanın bana, göbek fıtığını "Nasıl olsa idare ediyorum, biraz ağrıyınca elimle bastırıp içeri sokuyorum" diye ertelemek, bombanın pimi çekilmiş halde gezmekten farksızdır. O fıtık orada sıkışır da kan dolaşımı bozulursa, işte o zaman basit bir yarım saatlik estetik dikişli ameliyat, bir gecede hayatı tehdit eden devasa bir operasyona dönüşüverir. Kendinize bu kötülüğü yapmayın; güvenilir bir genel cerraha muayene olun, ameliyatınızı olun ve birkaç hafta içinde o eski konforlu, ağrısız hayatınıza geri dönün. Zaten hastaneden çıkıp eve geçtiğinizde, "Ben bu ağrıyı ve stresi boşu boşuna çekmişim" diyeceksiniz, bunu da bir kenara yazın.
Bakın burası gerçekten çok kritik, hatta ameliyatın en hayati yeri desem yalan olmaz. O yırtılan karın duvarını sadece dikişle kapatıp geçerseniz —ki eskiden öyle yaparlardı— vücut o dikişleri zamanla atabiliyor veya doku tekrar zorlanıp aynı yerden patlak verebiliyor. İşte bu yüzden modern tıp devreye giriyor ve doktorlar oraya "yama" dedikleri, tıbbi adıyla mesh olan özel bir sentetik file yerleştiriyorlar. Bu fileyi karın kaslarının hemen altına bir nevi inşaat demiri gibi serip sabitliyorlar ki dokular onun etrafında yeniden örülsün, karın duvarı beton gibi sağlam olsun. Vallahi billahi o kadar ince bir işçilik ki, cerrah orada adeta bir terzi gibi çalışıyor, tek bir milimi bile şansa bırakmıyor. Hani bazen soruyorlar ya "Abi o yama vücutta hissettirir mi kendisini?" diye... Yok yahu, ne hissettirmesi, birkaç hafta içinde kendi dokunuzla öyle bir bütünleşiyor ki orada bir yabancı madde olduğunu tamamen unutup gidiyorsunuz.
Peki, herkesi aynı yöntemle mi kesip biçiyorlar, hepsinin haritası aynı mı? Tabi ki hayır! Şimdi kapalı yöntem dedikleri laparoskopi var ki, son yıllarda herkesin dilinde. Göbeğinize koca bir bıçak izi atmak yerine karın bölgesinden üç tane küçücük delik açıyorlar, birinden içeri kameralı bir çubuk, diğer ikisinden de minik el aletlerini sokuyorlar. Cerrah karşıdaki ekrana bakarak, sanki bir uzay üssünü yönetir gibi o fıtığı içeriden çekip yamayı da yine karın içinden yapıştırıyor. Kapalı ameliyatın albenisi yüksek tabii; yara izi neredeyse hiç kalmıyor, ağrı daha az oluyor ve ertesi gün ayağa kalkıp yürüyebiliyorsunuz ama... İşte aması var. Bazen fıtık o kadar büyümüş oluyor ya da hastanın geçirdiği eski ameliyatlardan dolayı içeride o kadar çok yapışıklık oluyor ki doktor "Kusura bakmayın, ben burada açık ameliyatla ilerleyeceğim" diyebiliyor. Yöntem ne olursa olsun, amaç aynı: O sarkan dokuyu içeri tıkıp, zayıf duvarı çelik gibi güçlendirmek.
Ameliyathaneden çıktınız, odanıza geldiniz, hafiften narkozun etkisi geçiyor ve "Eee, şimdi ne olacak?" diye tavanı izlemeye başladınız. İlk gün o bölgede gerginlik, hafif bir sızı olması kadar doğal bir şey yok, sonuçta kaslarınızı tamir ettiler, oraya bir doku yerleştirdiler. Fakat o ameliyat masasından kalktıktan sonra işin yarısı doktorun elinden çıkıp tamamen sizin disiplininize kalıyor dostlar. Mesela o ilk iki hafta var ya, hani "Aman şunları bir kaldırayım" deyip ağır pazar poşetlerine, damacanalara el uzatmak yok! Öksürürken, hapşırırken bile göbeğinize bir yastık bastırıp destek olmanız gerekiyor ki o taze dikişler, o yeni konulan yama zorlanmasın. Doktorun verdiği korseyi "Sıcak bastı abi ya" deyip kenara atmayacaksınız, o korse sizin karın duvarınızı toparlayan en büyük yardımcınız. Kendinize biraz zaman tanıyacaksınız, vücudun kendini tamir etme hızına saygı duyacaksınız...
İnsan korkuyor tabii, bıçak altına yatmak kolay mı diyenleri duyar gibiyim. Ama inanın bana, göbek fıtığını "Nasıl olsa idare ediyorum, biraz ağrıyınca elimle bastırıp içeri sokuyorum" diye ertelemek, bombanın pimi çekilmiş halde gezmekten farksızdır. O fıtık orada sıkışır da kan dolaşımı bozulursa, işte o zaman basit bir yarım saatlik estetik dikişli ameliyat, bir gecede hayatı tehdit eden devasa bir operasyona dönüşüverir. Kendinize bu kötülüğü yapmayın; güvenilir bir genel cerraha muayene olun, ameliyatınızı olun ve birkaç hafta içinde o eski konforlu, ağrısız hayatınıza geri dönün. Zaten hastaneden çıkıp eve geçtiğinizde, "Ben bu ağrıyı ve stresi boşu boşuna çekmişim" diyeceksiniz, bunu da bir kenara yazın.