Burak Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Her kaputu her açışta o dipteki siyah çubuğa bakarken yaşanan iç çekişi bir tek arabasını seven bilir... Kilometre saati yükseldikçe motorların su gibi yağ içmeye başlaması ne acı bir tesadüftür oysa.
Alman mühendisliğinin o kusursuz sandığımız demir yığınları bile bazen durduk yere iki bin kilometrede bir litre yağı buharlaştırıp yok ediveriyor. Kim derdi ki o prestijli logoların arkasında piston segmanlarının bu kadar erken havlu atacağını...
Fransız ekolünün narin motorları ise işi biraz daha erken büyütüp turbo milinden yağı emmeyi adeta hobi haline getiriyor. Sonra bir bakmışsınız egzozdan gelen o maviş duman bütün keyfinizi kaçırıvermiş...
Japon dayanıklılığı dendiğinde akan sular durur sanırsınız ama yüksek devir sevdalısı o atmosferik üniteler de zamanla sibop lastiklerinden içeri sızan yağla dost oluyorlar. Ne garip değil mi, ne kadar kusursuz üretilirse üretilsin metal her zaman aşınmaya boyun eğiyor...
Garajdaki ustaların "abi bu kronik" deyip geçiştirdiği o cümle var ya, işte insanı asıl delirten de o çaresizlik hissi. Kimse de çıkıp adam gibi demiyor ki bu motorlar neden fabrikadan çıktığı gibi kalamıyor...
İtalyanların o ateşli makineleri zaten yağı adeta yakıt niyetine tüketiyor; bakarsın çubuk bomboş, motor hâlâ saat gibi çalışıyor kerata... Yağ lambası yanana kadar capcanlı giden o motorlar insanı hem korkutuyor hem de kendine hayran bırakıyor.
Kilometre sayacı yüz bini devirdi mi artık her sabah kaputu açıp o peçeteyle yağı kontrol etmek ritüel haline geliyor. Alışıyorsun bir süre sonra, torpido gözünde her zaman o bir litrelik yedek şişeyle gezmek hayatın olağan akışı oluyor...
Belki de en mantıklısı fabrikanın koyduğu o ince yağlar yerine biraz daha kalın vizkoziteli sıvılara geçmektir, kim bilir... Ama motoru eline almak da var işin ucunda, insan korkuyor tabii...
Alman mühendisliğinin o kusursuz sandığımız demir yığınları bile bazen durduk yere iki bin kilometrede bir litre yağı buharlaştırıp yok ediveriyor. Kim derdi ki o prestijli logoların arkasında piston segmanlarının bu kadar erken havlu atacağını...
Fransız ekolünün narin motorları ise işi biraz daha erken büyütüp turbo milinden yağı emmeyi adeta hobi haline getiriyor. Sonra bir bakmışsınız egzozdan gelen o maviş duman bütün keyfinizi kaçırıvermiş...
Japon dayanıklılığı dendiğinde akan sular durur sanırsınız ama yüksek devir sevdalısı o atmosferik üniteler de zamanla sibop lastiklerinden içeri sızan yağla dost oluyorlar. Ne garip değil mi, ne kadar kusursuz üretilirse üretilsin metal her zaman aşınmaya boyun eğiyor...
Garajdaki ustaların "abi bu kronik" deyip geçiştirdiği o cümle var ya, işte insanı asıl delirten de o çaresizlik hissi. Kimse de çıkıp adam gibi demiyor ki bu motorlar neden fabrikadan çıktığı gibi kalamıyor...
İtalyanların o ateşli makineleri zaten yağı adeta yakıt niyetine tüketiyor; bakarsın çubuk bomboş, motor hâlâ saat gibi çalışıyor kerata... Yağ lambası yanana kadar capcanlı giden o motorlar insanı hem korkutuyor hem de kendine hayran bırakıyor.
Kilometre sayacı yüz bini devirdi mi artık her sabah kaputu açıp o peçeteyle yağı kontrol etmek ritüel haline geliyor. Alışıyorsun bir süre sonra, torpido gözünde her zaman o bir litrelik yedek şişeyle gezmek hayatın olağan akışı oluyor...
Belki de en mantıklısı fabrikanın koyduğu o ince yağlar yerine biraz daha kalın vizkoziteli sıvılara geçmektir, kim bilir... Ama motoru eline almak da var işin ucunda, insan korkuyor tabii...