Kerim Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarını yollarda, direksiyon başında ve haber peşinde koşturarak geçirmiş biri olarak söyleyebilirim ki, Japon mühendisliğinin bu göz bebeği hakkında ne zaman bir çay ocağında ya da sanayi köşesinde laf açılsa, herkesin kafasında neredeyse birbirinin tıpkısı ama bir o kadar da kulaktan kulağa yayılmış efsanevi sorular dolaşır durur; sabahın köründe marşa bastığınızda o sevdiğiniz motor sesinin yerine tık yoksa, akü mü zayıfladı yoksa marş dinamosu mu ömrünü doldurdu diye kara kara düşünürsünüz çünkü bu makineler sessizliği sever ama ansızın sessizliğe gömülmek de bazen insanı deli eder.
Gösterge panelinde sarı renkli bir motor arıza lambası yandığı an, o güler yüzlü yol arkadaşınız bir anda size küsmüş gibi dik dik bakmaya başlar ve siz hemen sağa çekip el frenini çekersiniz; acaba yine kalitesiz bir yakıt mı aldık, yoksa oksijen sensörü mü isyan bayrağını çekti diye kendi kendinize söylenirken bulursunuz kendinizi, oysa ki bu lambanın yanması bazen sadece gevşek bırakılmış bir benzin kapağından ibarettir de insan oğlu işte, en kötü senaryoyu kurmaya bayılır.
Şanzıman meselesine gelince, özellikle otomatik vitesli modellerde yaşanan o hafif sarsıntılar veya geçişlerdeki kararsızlıklar, ustanın ofisiyle sizin cüzdanınız arasında uzun soluklu bir tango dansı başlatır; acaba yağ değişim zamanı geçti mi yoksa kavrama mı sıyırıyor diye düşünürken, aslında şanzımanın sizden sadece biraz şefkat ve zamanında değişen taze yağ istediğini fark edersiniz ama iş işten geçmeden o yağı değiştirmek gerekir tabii...
Rölantide dalgalanma dediğimiz o sinir bozucu durum, motoru durdurana kadar kulak tırmalayan bir melodi gibidir ve trafikte kırmızı ışıkta beklerken arabanın sanki her an stop edecekmiş gibi titremesi insanın tüylerini diken diken eder; boğaz kelebeği kirlenmiştir belki ya da subap ayarlarının vakti gelmiştir geçiyordur, çünkü bu arabalar düzenli bakımı sever, ihmale gelemezler, hele ki uzun yola çıkacaksanız bu detayları asla es geçmemelisiniz.
Klima sisteminden gelen o hafif küf kokusu ya da yaz sıcaklarında bir türlü buz gibi yapmayan üfleme hızı, aslında peteklerin ne kadar çok şey sakladığının sessiz bir kanıtıdır; polen filtresini değiştirmeyi unuttuğunuz o altı ay, içeride mini bir ekosistem yaratmaya yetmiştir de artmıştır bile, bazen en basit çözümler en çok hayat kurtarır derler ya, tam da öyle bir durum işte.
Süspansiyonlardan gelen o tok takırtılar, çukurlara biraz fazla hızlı girdiğinizin veya artık ön takımdaki salıncak burçlarının emeklilik vaktinin geldiğinin en net göstergesidir; bozuk yollarda araba sanki her an dağılacakmış gibi sesler çıkarmaya başladığında direksiyonu sıkı sıkı tutarsınız ama içten içe de o masrafın boynunuza bineceğini bilirsiniz, ne de olsa parça kalitesi önemlidir ve yan sanayi ürünler bu motorlara pek de hoş bakmaz.
Elektrik aksamındaki o minik aksaklıklar, camların bazen tek seferde kapanmaması ya da merkezi kilidin ruh halinize göre çalışması insanı çileden çıkarır; usta bulursun arıza kaybolur, usta gider arıza geri gelir kuralı burada da değişmez, çünkü bu modern otomobiller yürüyen birer bilgisayardır artık ve bazen sadece resetlenmeye ihtiyaç duyarlar, her şeyi abartmamak lazım.
Gösterge panelinde sarı renkli bir motor arıza lambası yandığı an, o güler yüzlü yol arkadaşınız bir anda size küsmüş gibi dik dik bakmaya başlar ve siz hemen sağa çekip el frenini çekersiniz; acaba yine kalitesiz bir yakıt mı aldık, yoksa oksijen sensörü mü isyan bayrağını çekti diye kendi kendinize söylenirken bulursunuz kendinizi, oysa ki bu lambanın yanması bazen sadece gevşek bırakılmış bir benzin kapağından ibarettir de insan oğlu işte, en kötü senaryoyu kurmaya bayılır.
Şanzıman meselesine gelince, özellikle otomatik vitesli modellerde yaşanan o hafif sarsıntılar veya geçişlerdeki kararsızlıklar, ustanın ofisiyle sizin cüzdanınız arasında uzun soluklu bir tango dansı başlatır; acaba yağ değişim zamanı geçti mi yoksa kavrama mı sıyırıyor diye düşünürken, aslında şanzımanın sizden sadece biraz şefkat ve zamanında değişen taze yağ istediğini fark edersiniz ama iş işten geçmeden o yağı değiştirmek gerekir tabii...
Rölantide dalgalanma dediğimiz o sinir bozucu durum, motoru durdurana kadar kulak tırmalayan bir melodi gibidir ve trafikte kırmızı ışıkta beklerken arabanın sanki her an stop edecekmiş gibi titremesi insanın tüylerini diken diken eder; boğaz kelebeği kirlenmiştir belki ya da subap ayarlarının vakti gelmiştir geçiyordur, çünkü bu arabalar düzenli bakımı sever, ihmale gelemezler, hele ki uzun yola çıkacaksanız bu detayları asla es geçmemelisiniz.
Klima sisteminden gelen o hafif küf kokusu ya da yaz sıcaklarında bir türlü buz gibi yapmayan üfleme hızı, aslında peteklerin ne kadar çok şey sakladığının sessiz bir kanıtıdır; polen filtresini değiştirmeyi unuttuğunuz o altı ay, içeride mini bir ekosistem yaratmaya yetmiştir de artmıştır bile, bazen en basit çözümler en çok hayat kurtarır derler ya, tam da öyle bir durum işte.
Süspansiyonlardan gelen o tok takırtılar, çukurlara biraz fazla hızlı girdiğinizin veya artık ön takımdaki salıncak burçlarının emeklilik vaktinin geldiğinin en net göstergesidir; bozuk yollarda araba sanki her an dağılacakmış gibi sesler çıkarmaya başladığında direksiyonu sıkı sıkı tutarsınız ama içten içe de o masrafın boynunuza bineceğini bilirsiniz, ne de olsa parça kalitesi önemlidir ve yan sanayi ürünler bu motorlara pek de hoş bakmaz.
Elektrik aksamındaki o minik aksaklıklar, camların bazen tek seferde kapanmaması ya da merkezi kilidin ruh halinize göre çalışması insanı çileden çıkarır; usta bulursun arıza kaybolur, usta gider arıza geri gelir kuralı burada da değişmez, çünkü bu modern otomobiller yürüyen birer bilgisayardır artık ve bazen sadece resetlenmeye ihtiyaç duyarlar, her şeyi abartmamak lazım.