Ayhan Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yolların tozunu yutan o İtalyan çizgisine sahip otomobillerden bahsediyoruz, malumunuz trafikte her köşe başında onlardan biriyle göz göze gelmek mümkün. Kullanıcısı bol olunca merak edileni, dilden dile dolaşan efsanesi ve tabii ki kornaya basmadan önce akıllara takılan soruları da bitmek bilmiyor. Kimi sabah ilk marşta çıkan o minik tıkırtıyı dert ediyor, kimi de uzun yolda vites geçişlerindeki kararsızlığı kafasına takıyor... İnsan kendi malı kıymetli olunca, en ufak bir seste bile acaba motoru kucağa mı alıyoruz diye düşünmeden edemiyor doğrusu.
Elektronik beyin lambalarının yanıp sönmesiyle başlayan o malum gerginlik, servis yollarının aşındırılmasına yetip de artıyor bile. Gösterge panelinde beliren o absürt simgeler bazen sadece akünün düşük voltaj vermesinden ibaretken, bazen de can sıkıcı bir sensör arızasının habercisi olarak dikiliyor insanın karşısına. Kimse arabasını sanayide yatırmak istemez, o yüzden bu uyarı ışıklarının dili çözülmeye çalışılıyor sürekli. Belki de biraz sakin olup panik yapmamak gerekiyor, çünkü her lamba motorun iflas ettiği anlamına gelmez...
Mekanik aksama gelince işin rengi biraz daha değişiyor, özellikle o kronikleşmiş ön takım sesleri usta ellerde bile bazen çözümsüz bir bulmacaya dönüşebiliyor. Çukurlardan geçerken gelen o tok lıkırtılar, amortisör takozlarının ömrünü çoktan doldurduğunun fısıltısı aslında. Kimi sürücü bu sesleri müziğin sesini açarak bastırmaya çalışır, kimi de ilk fırsat bulduğu hafta sonu soluğu rot balansçının önünde alır. Zaten türkiye yollarının o eşsiz parke taşları ve devasa kasisleri düşünüldüğünde, ön takımın erken yaşlanması pek de şaşırtıcı sayılmaz hani.
Debriyaj ve şanzıman ikilisi ise şehrin o dur-kalk keşmekeşinde en çok hırpalanan, dolayısıyla hakkında en çok soru sorulan narin bölgelerden biri. Özellikle yarı otomatik vites sistemlerinde yaşanan o hafif silkelemeler, trafikte sıkışıp kalmış bir sürücünün sinir katsayısını doğrudan yukarı tırmandırıyor. Kuşkusuz balatanın bitiş sinyalleri ya da aktarma organlarındaki minik boşluklar zamanla hissedilir hale geliyor, ama bunu hemen büyük bir felaket gibi büyütmemek lazım... Belki de sadece biraz ayar, belki de sadece yazılım güncellemesiyle her şey eskisi gibi pürüzsüz akmaya devam edecek, kim bilir.
Yakıt pompası ve enjektör meseleleri de mazotun ya da benzinin kalitesine küsen motorların kapısını çaldığı o kaçınılmaz duraklardan biri. İstasyondan çıkarken alınan o ucuz yakıtın sonradan motora çıkardığı fatura, insanı hem maddeten hem de manen oldukça yoruyor doğrusu. Motor arıza lambası yakıp teklemeye başlayan bir arabayla yola devam etmek, sanki saatli bir bombayla seyahat ediyormuş hissiyatı yaratıyor insanda. O yüzden temiz yakıt kullanmak, filtreleri vaktinde değiştirmek sadece bir öneri değil, adeta bu arabalarla huzurlu yaşamanın unutturulmaz altın kuralı.
Kaporta ve iç aksamdaki o minik tıkırtılar, plastik aksamdan gelen sesler ise arabanın karakteriyle bütünleşmiş adeta küçük detaylar olarak göze çarpıyor. Kimi insan bu sesleri kafaya takıp her birleşim noktasına keçe yapıştırır, kimi de hiç duymamazlıktan gelip müziğin ritmine kapılır gider. Sonuçta hiçbiri yolda bırakacak cinsten büyük dertler değil, sadece biraz titizlik ve sabır gerektiren ufak tefek can sıkıntıları. Zaten arabayı sevmek demek, onunla birlikte bu küçük kusurlarına katlanabilmeyi öğrenmekten başka ne anlama gelebilir ki...
Elektronik beyin lambalarının yanıp sönmesiyle başlayan o malum gerginlik, servis yollarının aşındırılmasına yetip de artıyor bile. Gösterge panelinde beliren o absürt simgeler bazen sadece akünün düşük voltaj vermesinden ibaretken, bazen de can sıkıcı bir sensör arızasının habercisi olarak dikiliyor insanın karşısına. Kimse arabasını sanayide yatırmak istemez, o yüzden bu uyarı ışıklarının dili çözülmeye çalışılıyor sürekli. Belki de biraz sakin olup panik yapmamak gerekiyor, çünkü her lamba motorun iflas ettiği anlamına gelmez...
Mekanik aksama gelince işin rengi biraz daha değişiyor, özellikle o kronikleşmiş ön takım sesleri usta ellerde bile bazen çözümsüz bir bulmacaya dönüşebiliyor. Çukurlardan geçerken gelen o tok lıkırtılar, amortisör takozlarının ömrünü çoktan doldurduğunun fısıltısı aslında. Kimi sürücü bu sesleri müziğin sesini açarak bastırmaya çalışır, kimi de ilk fırsat bulduğu hafta sonu soluğu rot balansçının önünde alır. Zaten türkiye yollarının o eşsiz parke taşları ve devasa kasisleri düşünüldüğünde, ön takımın erken yaşlanması pek de şaşırtıcı sayılmaz hani.
Debriyaj ve şanzıman ikilisi ise şehrin o dur-kalk keşmekeşinde en çok hırpalanan, dolayısıyla hakkında en çok soru sorulan narin bölgelerden biri. Özellikle yarı otomatik vites sistemlerinde yaşanan o hafif silkelemeler, trafikte sıkışıp kalmış bir sürücünün sinir katsayısını doğrudan yukarı tırmandırıyor. Kuşkusuz balatanın bitiş sinyalleri ya da aktarma organlarındaki minik boşluklar zamanla hissedilir hale geliyor, ama bunu hemen büyük bir felaket gibi büyütmemek lazım... Belki de sadece biraz ayar, belki de sadece yazılım güncellemesiyle her şey eskisi gibi pürüzsüz akmaya devam edecek, kim bilir.
Yakıt pompası ve enjektör meseleleri de mazotun ya da benzinin kalitesine küsen motorların kapısını çaldığı o kaçınılmaz duraklardan biri. İstasyondan çıkarken alınan o ucuz yakıtın sonradan motora çıkardığı fatura, insanı hem maddeten hem de manen oldukça yoruyor doğrusu. Motor arıza lambası yakıp teklemeye başlayan bir arabayla yola devam etmek, sanki saatli bir bombayla seyahat ediyormuş hissiyatı yaratıyor insanda. O yüzden temiz yakıt kullanmak, filtreleri vaktinde değiştirmek sadece bir öneri değil, adeta bu arabalarla huzurlu yaşamanın unutturulmaz altın kuralı.
Kaporta ve iç aksamdaki o minik tıkırtılar, plastik aksamdan gelen sesler ise arabanın karakteriyle bütünleşmiş adeta küçük detaylar olarak göze çarpıyor. Kimi insan bu sesleri kafaya takıp her birleşim noktasına keçe yapıştırır, kimi de hiç duymamazlıktan gelip müziğin ritmine kapılır gider. Sonuçta hiçbiri yolda bırakacak cinsten büyük dertler değil, sadece biraz titizlik ve sabır gerektiren ufak tefek can sıkıntıları. Zaten arabayı sevmek demek, onunla birlikte bu küçük kusurlarına katlanabilmeyi öğrenmekten başka ne anlama gelebilir ki...