Murat Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Bağırsak dediğin yer öyle sıradan bir sindirim borusu falan değil abi ya, vallahi billahi insanı yöneten gizli bir kumanda merkezi resmen, içeride trilyonlarca mikroorganizma tepişip duruyor işte. Bifidobacterium ve Lactobacillus türleri başta olmak üzere, bu canlı bakteri popülasyonu epitel bariyer bütünlüğünü koruyabilmek için mucizevi bir hidroliz mekanizması işletiyor, yani kısacası yediğin her lokmayı bu minik dostlar parçalıyor.
Mikrobiyota çeşitliliğin azaldığı anlarda zonklayan bir baş ağrısı ya da geçmek bilmeyen o garip halsizlik hissi var ya, işte hepsi zonula occludens adı verilen sıkı bağlantı proteinlerinin zayıflamasından ileri geliyor, sızdıran bağırsak sendromu dediğimiz o lanet durum tam olarak böyle başlıyor zaten. Fermente gıdalarla aldığın o canlı mikroorganizmalar laktik asit üreterek luminal pH seviyesini düşürüyor, böylece patojen bakteriler o ortamda barınamayarak defolup gidiyor.
Sabah kahvaltısında kefir içerken ya da turşu suyunu dikerken aslında ne yaptığının farkında mısın acaba, çünkü her bir yudumda bağışıklık sisteminin temel taşları olan kısa zincirli yağ asitlerini, özellikle de bütiratı doğrudan kalın bağırsak hücrelerine pompalıyorsun. Vücudun kendi savunma mekanizması olan T reg hücreleri bu sayede aktive oluyor, inflamatuar sitokin salınımı baskılanıyor, yani içerideki o sessiz ordu senin sağlığın için aralıksız nöbet tutuyor...
Endüstriyel gıdaların o yapay dünyasına kapılıp şekere ve işlenmiş karbonhidrata yüklendiğinde, sakarolitik bakteriler açlıktan kırılırken proteolitik zararlılar bayram ediyor, sonra da neden kilo veremiyorum diye kahrolup duruyorsun işte. Sürekli aynı şeyleri yiyip durmak mikrobiyal çeşitliliği baltalıyor abi, sarımsak, soğan ve pırasa gibi inülin kaynağı prebiyotikleri sofradan eksik etmeyeceksin ki o probiyotikler yaşasın, beslensin ve sana huzur versin.
Metabolik endotemi denilen o tehlikeli süreç, lipopolisakkaritlerin kana karışmasıyla tetikleniyor ve sistemik inflamasyon bütün vücudu sarıp sarmalıyor, bunu engellemenin tek yolu ise probiyotik bakımından zengin bir beslenme disiplinini hayat tarzı haline getirmekten başka bir şey değil... Hani bazen diyoruz ya ne yersen osun, gerçekten de tam olarak öylesin; bağırsaklarındaki o dost bakterilerin keyfi yerindeyse sen de bu hayattan tat alıyorsun, yoksa durum vahim yani.
Mikrobiyota çeşitliliğin azaldığı anlarda zonklayan bir baş ağrısı ya da geçmek bilmeyen o garip halsizlik hissi var ya, işte hepsi zonula occludens adı verilen sıkı bağlantı proteinlerinin zayıflamasından ileri geliyor, sızdıran bağırsak sendromu dediğimiz o lanet durum tam olarak böyle başlıyor zaten. Fermente gıdalarla aldığın o canlı mikroorganizmalar laktik asit üreterek luminal pH seviyesini düşürüyor, böylece patojen bakteriler o ortamda barınamayarak defolup gidiyor.
Sabah kahvaltısında kefir içerken ya da turşu suyunu dikerken aslında ne yaptığının farkında mısın acaba, çünkü her bir yudumda bağışıklık sisteminin temel taşları olan kısa zincirli yağ asitlerini, özellikle de bütiratı doğrudan kalın bağırsak hücrelerine pompalıyorsun. Vücudun kendi savunma mekanizması olan T reg hücreleri bu sayede aktive oluyor, inflamatuar sitokin salınımı baskılanıyor, yani içerideki o sessiz ordu senin sağlığın için aralıksız nöbet tutuyor...
Endüstriyel gıdaların o yapay dünyasına kapılıp şekere ve işlenmiş karbonhidrata yüklendiğinde, sakarolitik bakteriler açlıktan kırılırken proteolitik zararlılar bayram ediyor, sonra da neden kilo veremiyorum diye kahrolup duruyorsun işte. Sürekli aynı şeyleri yiyip durmak mikrobiyal çeşitliliği baltalıyor abi, sarımsak, soğan ve pırasa gibi inülin kaynağı prebiyotikleri sofradan eksik etmeyeceksin ki o probiyotikler yaşasın, beslensin ve sana huzur versin.
Metabolik endotemi denilen o tehlikeli süreç, lipopolisakkaritlerin kana karışmasıyla tetikleniyor ve sistemik inflamasyon bütün vücudu sarıp sarmalıyor, bunu engellemenin tek yolu ise probiyotik bakımından zengin bir beslenme disiplinini hayat tarzı haline getirmekten başka bir şey değil... Hani bazen diyoruz ya ne yersen osun, gerçekten de tam olarak öylesin; bağırsaklarındaki o dost bakterilerin keyfi yerindeyse sen de bu hayattan tat alıyorsun, yoksa durum vahim yani.