Olgun Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Dizel aracınla uzun yola çıktığında o tıkırtılı motor sesinin altında aslında incecik kanallarla örülü seramik bir labirent sessizce nefes almaya çalışıyor, tıpkı senin gibi... Egzoz gazındaki o görünmez karbon partikülleri, o petek yapının duvarlarına tutuna tutuna birikiyor; kilometreler devrildikçe o yollar kısalıyor ama filtrenin içindeki yük katlanarak artıyor. Sensörler bu durumu fark edip beyni uyarmaya başladığında ise gösterge panelinde o korkulan lamba yanıyor işte.
Rejenerasyon dediğimiz o yüksek sıcaklıktaki kendi kendine temizlenme döngüsü, şehir içi trafikte sürekli dur-kalk yaptığın için yarım kalıyor çoğunlukla. Motor yeterli hararete ulaşamıyor, egzoz gazı o kurumları yakacak o sihirli üç yüz elli dereceleri göremiyor bir türlü... Sonra ne mi oluyor? O mikroskobik gözenekler tamamen doluyor, egzoz basınca karşı koyamıyor ve motor kendini korumaya alıp o can sıkıcı limp mode dediğimiz çekiş düşüklüğüne geçiveriyor birdenbire.
Fark basınç sensörünün ucundaki o incecik metal borular zamanla kurumdan tıkanıp beyne yanlış sinyaller göndermeye başlar, bunu hiç hesaba kattın mı? Sensör sağlam olsa bile o borunun içindeki en ufak bir sızıntı veya çatlak, motor kontrol ünitesini yanıltır ve filtre henüz dolmamışken bile seni arıza lambasıyla baş başa bırakır. Kablo tesisatındaki o minik oksitlenmeler de işin tuzu biberi olur tabii...
Kullanım alışkanlıklarını biraz değiştirmek gerek aslında, ne dersin? Her sabah marşa basıp iki kilometre sonra kontağı kapatmak o narin seramiğin katili adeta... Haftada bir kez de olsa çevre yoluna çıkıp devri üç binlerde tutarak en az yirmi dakika yüksek tempoda sürmek lazım ki egzoz sistemi o biriken zehri dışarı kusabilsin. Yoksa son durak sanayi, elinde yüklü bir servis faturasıyla ustaya kahve ısmarlamak olur...
Rejenerasyon dediğimiz o yüksek sıcaklıktaki kendi kendine temizlenme döngüsü, şehir içi trafikte sürekli dur-kalk yaptığın için yarım kalıyor çoğunlukla. Motor yeterli hararete ulaşamıyor, egzoz gazı o kurumları yakacak o sihirli üç yüz elli dereceleri göremiyor bir türlü... Sonra ne mi oluyor? O mikroskobik gözenekler tamamen doluyor, egzoz basınca karşı koyamıyor ve motor kendini korumaya alıp o can sıkıcı limp mode dediğimiz çekiş düşüklüğüne geçiveriyor birdenbire.
Fark basınç sensörünün ucundaki o incecik metal borular zamanla kurumdan tıkanıp beyne yanlış sinyaller göndermeye başlar, bunu hiç hesaba kattın mı? Sensör sağlam olsa bile o borunun içindeki en ufak bir sızıntı veya çatlak, motor kontrol ünitesini yanıltır ve filtre henüz dolmamışken bile seni arıza lambasıyla baş başa bırakır. Kablo tesisatındaki o minik oksitlenmeler de işin tuzu biberi olur tabii...
Kullanım alışkanlıklarını biraz değiştirmek gerek aslında, ne dersin? Her sabah marşa basıp iki kilometre sonra kontağı kapatmak o narin seramiğin katili adeta... Haftada bir kez de olsa çevre yoluna çıkıp devri üç binlerde tutarak en az yirmi dakika yüksek tempoda sürmek lazım ki egzoz sistemi o biriken zehri dışarı kusabilsin. Yoksa son durak sanayi, elinde yüklü bir servis faturasıyla ustaya kahve ısmarlamak olur...